Yeşim Türköz'ün bu kitabını bir dostum hediye etti. Bana da okuduktan sonra kitap hakkında görüşlerimi paylaşmak düştü.
Kitap psikodramanın "Büyü Dükkanı- Magic Shop" tekniğinden esinlenerek kurgulanmış. Yani bir büyü dükkanı var ve siz oradan ne isterseniz alabiliyorsunuz. Şans, mutluluk, geçmiş yaşamı geri almak, şöhret... Her ne isterseniz gidip alabiliyorsunuz. Ancak dünya kuralı orada da geçerli. Her aldığınızın bir bedeli var ve onu ödemeniz gerekiyor. Bu para değil ama. Büyü dükkanın sahibi sizinle istediğiniz karşında pazarlık ediyor. Örneğin tekrar yaşamayı istediyseniz tüm anılarınızı, hafızanızı istiyor sizden. Hırs istediyseniz, huzurunuzu istiyor.
İnsanlar istediklerini elde etmek için bu pazarlığın sonucuna razı geliyorlar mı dersiniz. İşte bunu öğrenmek için okumanız gerekiyor...
Kitabın arka sayfasında şöyle bir tanım var, aslında tüm bu yazdıklarımı kısaca özetliyor.
"Hayatta en çok istediğiniz şey, hayattan alabileceğiniz en iyi şey midir?"
Bu kitabı okuduktan sonra "Being Erica" diye bir dizinin ilk sezonunu seyretme şansım oldu. Bu dizide de 32 yaşındaki bir kadın hayatını sorguluyor ve geçmişe dönerek pişman olduğu şeyleri düzeltmeye çalışıyor. Bu uğraşı içinde anlıyor ki her şey kendisi ile ilgili. Aslında tüm bu terapi boyunca kendisini anlıyor ve artık yersiz pişmanlıklar yaşamıyor...
Kitap Özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Özeti - İş İşten Geçti (J.Paul Sartre)
KİTAPSAL
İş İşten Geçti – J.P.Sartre
Yaklaşık 80 sayfa olan kitap tiyatro sahneleri gibi kısımlara ayrılmış.İlk okuduğum Sarte kitabı olması hasebiyle heyecanla okumaya başladığım bu kitap 10-15 sayfa sonra Sarte’nin özgün tarzını hissettirdi.Kitap hem biçem hem de konu olarak özgünlüğün zirvesinde.Roman yazı türü olarak olayın sahneler halinde anlatılması ve yazarın hiçbir etkide bulunmayışı kişilerin kendi karakterlerini özgür bir şekilde sergilemesi kitabın uslüp açısından özgünlüğünü göstermeye yeter sanırım. ayrıca kitabın konusu özgünlük açısından değerlendirirken sadece güzel kurgulu bir roman deyip geçmemiz Sarte’a dokunacaktır.Ölüm sonrasını okuyucuya sanki karakterlerin ölmemiş olduğunu zannettirerek yazmak her yiğidin harcı değildir olamaz da.konusuna geçersek pierre adlı bir erkek ve evé adlı bir kadın arasında geçmektedir.Pierre askere karşı isyan etmek istençi taşıyan bir grup muhalifin lideridir.Gruba katılmak isteyen bir genç-pierre bu gencin muhbir olduğunu düşünmektedir- onu gruba almadığı gerekçesi ile pierreyi öldürür.evé ise kızkardeşine göz koyan kocası tarafından zehirlenir.bu iki insan yine aynı paris te ölülerin yaşadığı bir yerde karşılaşırlar ve birbirlerine aşık olurlarr.ölüler yasasının 130. maddesine göre aşıklara 24 saat dünyaya dönme izni verilmektedir.eğer bu 24 saat içerinde aşklarını tam anlamıyla ifade eden bir cinsel ilişki yaşarlarsa dünyada yaşamalarına izin verilmektedir.ama geri dönen aşıklar pierrenin arkadaşlarını yalnız bırakamaması dolayısı ile bir cinsel ilişki yaşayamazlar ondan dolayı da ölüler dünyasına geri dönerler.Ve yeni ölmüş iki genç gelip onlara 130. madde diye bir şey olup olmadıklarını sorduklarında evet cevabını hüzünlü bir şekilde verirler işte bu sahnede kitap biter.
Sosyal sorumluluk kampanyaları ile marka yaratmak: Marka Ruhu
yazının orjinal adresi:fistikyesili.com - Ekin Acar Ulukök
İlk baskısını Ocak 2000′de yapan Marka Ruhu, her ne kadar 11 yaşında bir kitap olsa da henüz okumayanlara büyük katkısı olacağına inandığımdan yer vermek istedim. Hamish Pringle ve Marjorie Thompson tarafından kaleme alınan Marka Ruhu, Saatchi&Saathi imzasıyla Scala Yayıncılık tarafından piyasaya sürülmüş.
Marka Ruhu, genel anlamda sosyal sorumluluk kampanyalarının marka geliştirmedeki rolünü örneklerle anlatıyor. Her bir konuyu vaka analizleriyle açıklayan kitapta, hem büyük hem de küçük ölçekli kampanya kurgulamak için yeterli bilgi yer alıyor. Kitap, ana hatlarıyla pazarlamacıya, sosyal sorumluluk kampanyalarının gücünü bir ürün, hizmet ya da kuruluş markası için nasıl kullanabileceğini öğretmeyi amaçlıyor.
Sosyal sorumlulukla ilgilenenlere bu kitabı neden tavsiye ettiğimi biraz daha iyi anlatabilmek için Edward de Bono’nun önsözünden küçük bir alıntı yapmak istedim:
“Bazıları şüpheci bir yaklaşımla, sosyal sorumluluk kampanyalarının kar etmek uğruna halkın merhamet duygusunun istismar edilmesi olduğunu düşünebilir. Başkaları adına bu tür yargılara varmayı kendi üstlerine vazife bilen insanlar her zaman olacaktır. Fakat tüketiciler her zaman son sözü söyleme gücüne sahiptir. Eğer tüketicilerin büyük bir bölümü bundan şüphe ettiğini ve insanların istismar edildiğini hissetseydi, sosyal sorumluk kampanyaları varlığını sürdüremezdi. Böyle bir durum kesinlikle söz konusu değil, ancak bu fikrin gelecekteki başarıları, kuşkusuz bugün, tam bir içtenlikle uygulanmasına bağlı.”
274 sayfa ve yedi ana bölümden oluşan kitabın ana ve alt bölümleri şöyle:
1. SOSYAL SORUMLULUK KAMPANYALARI
Sosyal sorumluluk kampanyalarının tanımı
Vaka analizi: American Express “Açlığa karşı mücadele”
2. SOSYAL SORUMLULUK KAMPANYASI İÇİN ÖN KOŞULLAR
Markaların önemsizleşmesi ve bağlılığın önemi
Vaka analizi: Tesco “Okullara bilgisayar”
İletişim yoğunluğu ve uzman tüketiciler
Vaka analizi: Procter&Gamble “Dash ve Actionaid”
Maslow’un gereksinimler hiyerarşisi ve güvenin yitirilmesi
Vaka analizi: Avon “Meme kanseri bilinç mücadelesi”
Diana etkisi ve markalar için fırsat
Vaka analizi: Reebok “İnsan hakları, şimdi! turnesi”
3. MARKA YARATMADA ÜÇÜNCÜ DALGA
Markalar ve marka yaratmada insanbiçimcilik
Vaka analizi: Körler için akıllı köpekler
Vaka analizi: Birds eye “RNLI”
Marka yaratmada üç dalga
İnanç sisteminin gücü
4. SOSYAL SORUMLULUK KAMPANYALARININ ESASLARI
Sosyal sorumluluk kampanyalarını bağış promosyonlarından ayırmak
Vaka analizi: Daddies Ketchup “NSPPC”
Vermenin doğası
Vaka analizi: VISA “Bana bir masal oku”
Sosyal sorumluluk kampanyalarının ticari boyutu
Vaka analizi: BMW “Mükemmel sürüş”
İşbirliği mi bağımsızlık mı?
Vaka analizi: British Airways “İyi yönde değişim”
Vaka analizi: WHSmith “Bir, iki, oku”
Vaka analizi: Dollond&Aitchison “Dünya gözlerimin önünde”
5. BİR SOSYAL SORUMLULUK KAMPANYASI YARATMAK
Sosyal sorumluluk kampanyasının ön aşamaları
Alan’ı saptamak
Bir sosyal sorumluluk konsepti geliştirmek
Vaka analizi: Kellogg’s “Kids help line”
Bir sosyal sorumluluk kampanyası yaratmak
Vaka analizi: Flora “Londra maratonu”
Sosyal sorumluluk kampanyasını şekillendirmek
Vaka analizi: Austin Reed “Takım elbise değişimi”
Medyaya tarafsız bakmak ve kurumsal beden dili
Vaka analizi: Anchor ve Hovis “Kızıl Haç Helpads”
Sosyal sorumluluk kampanyası ve dijital devrim
Ölçümleme
6. İŞE BAŞLAMAK
Sosyal sorumluluk kampanyasını büyük ölçekli uygulama
Vaka analizi: Liz Claiborne “Aile içi şiddete karşı kadın faaliyeti kampanyası”
Sosyal sorumluluk kampanyasını küçük ölçekli uygulama
Vaka analizi: Norwich Union St. John Ambulance “Hiç kimse daha iyi koruyamaz”
7. SOSYAL SORUMLULUK KAMPANYALARININ GEÇMİŞİ VE GELECEĞİ
Yardım ve bağış kültürü
Viktorya dönemi “devlet baba” yapısından 20. yüzyıl yardımsever yapısına
Şirket kasabaları
Dadı devletinden paydaş topluma
Binyıl etkisi
Jeremy Bullmore’un Marka Ruhu için söylediği sözlerle yazıyı kapatarak keyifli okumalar diliyorum.
“Pazar güçleri ve sosyal sorumluluğun, çoğu kez biraraya gelemeyecek kavramlar olduklarına inanılır. Marka Ruhu, bu görüşe meydan oluyor ve sosyal sorumluluk kampanyaları sayesinde, ticari bir işletmenin bir gönüllü kuruluşla birbirini nasıl destekleyebileceğini, sağlam örneklerle ortaya koyuyor.”
Ekin Acar Ulukök
İlk baskısını Ocak 2000′de yapan Marka Ruhu, her ne kadar 11 yaşında bir kitap olsa da henüz okumayanlara büyük katkısı olacağına inandığımdan yer vermek istedim. Hamish Pringle ve Marjorie Thompson tarafından kaleme alınan Marka Ruhu, Saatchi&Saathi imzasıyla Scala Yayıncılık tarafından piyasaya sürülmüş.
Marka Ruhu, genel anlamda sosyal sorumluluk kampanyalarının marka geliştirmedeki rolünü örneklerle anlatıyor. Her bir konuyu vaka analizleriyle açıklayan kitapta, hem büyük hem de küçük ölçekli kampanya kurgulamak için yeterli bilgi yer alıyor. Kitap, ana hatlarıyla pazarlamacıya, sosyal sorumluluk kampanyalarının gücünü bir ürün, hizmet ya da kuruluş markası için nasıl kullanabileceğini öğretmeyi amaçlıyor.
Sosyal sorumlulukla ilgilenenlere bu kitabı neden tavsiye ettiğimi biraz daha iyi anlatabilmek için Edward de Bono’nun önsözünden küçük bir alıntı yapmak istedim:
“Bazıları şüpheci bir yaklaşımla, sosyal sorumluluk kampanyalarının kar etmek uğruna halkın merhamet duygusunun istismar edilmesi olduğunu düşünebilir. Başkaları adına bu tür yargılara varmayı kendi üstlerine vazife bilen insanlar her zaman olacaktır. Fakat tüketiciler her zaman son sözü söyleme gücüne sahiptir. Eğer tüketicilerin büyük bir bölümü bundan şüphe ettiğini ve insanların istismar edildiğini hissetseydi, sosyal sorumluk kampanyaları varlığını sürdüremezdi. Böyle bir durum kesinlikle söz konusu değil, ancak bu fikrin gelecekteki başarıları, kuşkusuz bugün, tam bir içtenlikle uygulanmasına bağlı.”
274 sayfa ve yedi ana bölümden oluşan kitabın ana ve alt bölümleri şöyle:
1. SOSYAL SORUMLULUK KAMPANYALARI
Sosyal sorumluluk kampanyalarının tanımı
Vaka analizi: American Express “Açlığa karşı mücadele”
2. SOSYAL SORUMLULUK KAMPANYASI İÇİN ÖN KOŞULLAR
Markaların önemsizleşmesi ve bağlılığın önemi
Vaka analizi: Tesco “Okullara bilgisayar”
İletişim yoğunluğu ve uzman tüketiciler
Vaka analizi: Procter&Gamble “Dash ve Actionaid”
Maslow’un gereksinimler hiyerarşisi ve güvenin yitirilmesi
Vaka analizi: Avon “Meme kanseri bilinç mücadelesi”
Diana etkisi ve markalar için fırsat
Vaka analizi: Reebok “İnsan hakları, şimdi! turnesi”
3. MARKA YARATMADA ÜÇÜNCÜ DALGA
Markalar ve marka yaratmada insanbiçimcilik
Vaka analizi: Körler için akıllı köpekler
Vaka analizi: Birds eye “RNLI”
Marka yaratmada üç dalga
İnanç sisteminin gücü
4. SOSYAL SORUMLULUK KAMPANYALARININ ESASLARI
Sosyal sorumluluk kampanyalarını bağış promosyonlarından ayırmak
Vaka analizi: Daddies Ketchup “NSPPC”
Vermenin doğası
Vaka analizi: VISA “Bana bir masal oku”
Sosyal sorumluluk kampanyalarının ticari boyutu
Vaka analizi: BMW “Mükemmel sürüş”
İşbirliği mi bağımsızlık mı?
Vaka analizi: British Airways “İyi yönde değişim”
Vaka analizi: WHSmith “Bir, iki, oku”
Vaka analizi: Dollond&Aitchison “Dünya gözlerimin önünde”
5. BİR SOSYAL SORUMLULUK KAMPANYASI YARATMAK
Sosyal sorumluluk kampanyasının ön aşamaları
Alan’ı saptamak
Bir sosyal sorumluluk konsepti geliştirmek
Vaka analizi: Kellogg’s “Kids help line”
Bir sosyal sorumluluk kampanyası yaratmak
Vaka analizi: Flora “Londra maratonu”
Sosyal sorumluluk kampanyasını şekillendirmek
Vaka analizi: Austin Reed “Takım elbise değişimi”
Medyaya tarafsız bakmak ve kurumsal beden dili
Vaka analizi: Anchor ve Hovis “Kızıl Haç Helpads”
Sosyal sorumluluk kampanyası ve dijital devrim
Ölçümleme
6. İŞE BAŞLAMAK
Sosyal sorumluluk kampanyasını büyük ölçekli uygulama
Vaka analizi: Liz Claiborne “Aile içi şiddete karşı kadın faaliyeti kampanyası”
Sosyal sorumluluk kampanyasını küçük ölçekli uygulama
Vaka analizi: Norwich Union St. John Ambulance “Hiç kimse daha iyi koruyamaz”
7. SOSYAL SORUMLULUK KAMPANYALARININ GEÇMİŞİ VE GELECEĞİ
Yardım ve bağış kültürü
Viktorya dönemi “devlet baba” yapısından 20. yüzyıl yardımsever yapısına
Şirket kasabaları
Dadı devletinden paydaş topluma
Binyıl etkisi
Jeremy Bullmore’un Marka Ruhu için söylediği sözlerle yazıyı kapatarak keyifli okumalar diliyorum.
“Pazar güçleri ve sosyal sorumluluğun, çoğu kez biraraya gelemeyecek kavramlar olduklarına inanılır. Marka Ruhu, bu görüşe meydan oluyor ve sosyal sorumluluk kampanyaları sayesinde, ticari bir işletmenin bir gönüllü kuruluşla birbirini nasıl destekleyebileceğini, sağlam örneklerle ortaya koyuyor.”
Ekin Acar Ulukök
Satan Reklam Yaratmak
Özet, Ekin Acar tarafından hazırlanmıştır. Yazı http://fistikyesili.com/2010/08/24/satan-reklam-yaratmak/ adresinden alınmıştır...
Luke Sullivan’ın “Satan Reklam Yaratmak” adlı kitabı, ister istemez kafayı taktığı bir tuvalet kağıdı reklamından yola çıkarak, kendini reklam cangılında bulan bir imaj tacirinin ibret dolu öyküsünü anlatıyor.
Bir dönem Amerika’daki reklam kampanyalarının en sinir bozucularından biri olan bu tuvalet kağıdı reklamının, nasıl olup da en başarılı satışı yakaladığı merakından yola çıkarak başlıyor yazarın serüveni. Bu merak başına öyle işler açıyor ki kahramanımız reklamcı oluyor. Hem de en yaratıcı olanlarından…
Kitapta tek başına çok da işe yaramayan yaratıcılığın, “satan” reklama dönüştürülmesindeki tüm incelikleri, yaratıcı yönetmen, müşteri temsilcisi ve müşteri ile başedebilmenin tüm püf noktalarını anlatıyor Sullivan. Bir reklam yazarına özgü kıvrak, oyunbaz ve esprili bir dille…
Radyo cehennemdir. Ama ateşi yakmaz. Zor bir medyada çalışmak üzerine birkaç tavsiye…
Sadece reklam yazarları için değil, tüm yaratıcılar ve yaratıcı geçinenlerin okuması için son derece keyifli bir kitap.
MediaCat kitapları tarafından satışa sunulan, 307 sayfa ve 11 bölümden oluşan kitabın bölümleri şöyle:
Satıcı ekose giymek zorunda değildir
Satış için varınızı yoğunuzu satmayın
Sivri uçlu bir kurşunkalem daha fazla işe yarar
Başlama üzerine bazı düşünceler
Temiz bir sayfa
Etkili bir reklam yapmak
İşi alır almaz yazmaya başlayın
Bir reklam yapmak üzerine küçük ayrıntılar
Gelecekte herkes 30 saniyeliğine ünlü olacak
TV reklamları üzerine birkaç tavsiye
İlginizi çekeceğini düşündüğüm bazı bölümleri aşağıda alıntıladım:
Bu büyük bir iş midir, değilse nedir?
Bir ajansın yaratıcı bölümünde çalışan biri olarak vaktinizin çoğunu, ayaklarınızı masanın üzerine koyup bir reklam üzeridne düşünerek geçirirsiniz. Masanın diğer tarafında yine ayaklarını masanın üzerine koymuş oaln iş ortağınız durmaktadır. Benim durumumdaysanız bu kişi bir sanat yönetmenidir ve sinema hakkında konuşmak istiyordur.
Aslında gerçeği söylemek gerekirse kariyerinizin dörtte birini ayaklarınız masanın üzerinde sinemadan bahsederek geçirirsiniz.
Artık sinemadan bahsedilmez bir noktaya gelinmiştir ve biraz çalışmanız gerekmektedir. Büyük ve beyaz bir sayfayla karşı karşıyasınız ve sınırlı bir zaman içerisinde de onu yeterince ilginç şeylerle doldurmalısınız ki müşteri diğer 1600 reklam mesajı arasından (97 yılı itibariyle) sizinkini görüp hatırlasın.
Herhangi birinin karşılığında para ödediği bir roman yazmıyorsunuz. Bazılarının izlemekten zevk aldığı bir komedi de yazmıyorsunuz. Bütün bu işin arkasında acı ev su götürmez bir gerçek var. Hiçkimse sizin kağıda ne yazacağınızı görmek istemez…
Berbat fikirler üretmekten geri kalmayın
Bir şeyler yazabilmenin tek yolu ilk taslakları gerçekten ama gerçekten saçma yazmaktır. İlk taslak kimsenin onu görmeyeceğini bilerek istediğiniz şeyi yapabileceğiniz,dökip saçabileceğiniz, oynayabileceğiniz ve sonra şekillendirebileceğiniz çocuk taslağıdır. Siz sadece o çocuksu yanınızın, her tür ses ve görüntünün sayfaya dökülemsine izin verin. Eğer karakterlerden biri: “Eee, nolmuş bay düşük pantolon?” demek isterse, bırakın desin.
Konuştuğunuz gibi yazın

Reklam metinlerini, müşteri mektuplarını ve meslektaşlara yazılan notları konuştuğunuz gibi yazın. Nedendir bilinmez, birine kalemi uzatıp da başkaları tarafından görülecek bir şeyler yazmasını istediğinizde 10 kişiden 9′u otoriter bir havanın anlaşılır bir dilden daha ikna edici olduğuna inanır.
Doğal, sade ve kolay bir üslupla yazın. Dilbilgisi kurallarına uyun, kullandığınız sıfatlara dikkat edin. En iyi yol kısa cümleler kullanmaktır. Peki ya tek sözcükü cümleler? Olabilir. Uygun olduğu yerlerde cümlelere “ve” ile başlayn; açık ve net olun.
Bütün bunları yaparken unutmayın ki, siz bir şey satıyorsunuz. Sözcükleri sündürmeye başladığınızda, kolayca unutulacak hale gelirler.
Bu harika bir iş değil de nedir?
Bu harika bir iş!
Ne yaptığınıza bir bakın. Siz bir imaj tacirisiniz. Sözcükleri ve resimleri dokuyor, cansız objelere anlam ve değer yüklüyorsunuz.
1920′lerde Claude Hopkins, “Bir portakal iç” yazdı ve bir ulus meyve suyu içmeye başladı.
Steve Hayden, Apple bilgisayarları için “Neden 1984, 1984 gibi olmayacak?” diye yazdı ve bir ulus bilgisayarların sadece kuruluşlara ait değil, oturma odalarına da ait olduğunu düşünmeye başladı.
Dan Wieden, “Just do it” yazdı ve dünyayı değiştirdi. 1978′de yol kenarlarında çok fazla jogging yapan yoktu, şimdi artık onlardan en az 5 tanesine çarpmadan camdan dışarı bir sopa atamazsınız.
Bu harika bir iş!
Size ne için para ödendiğine bir bakın. Ayaklarınızı dikmek ve düşünmek için. Bu, gerçek işleri olan insanların vakit bulduklarında yaptıkları bir şey aslında. Ayaklarını dikip hayale dalmak, aptalca şeyler düşünmek. Siz ise bunun için para alıyorsunuz.
Yetenekli olduğunuz için şanslısınız. Bu işte olduğunuz için de şanslısınız. Alçakgönüllü kalın!
İmajlar: Miklas Njor, Carsonhsmith.com
Luke Sullivan’ın “Satan Reklam Yaratmak” adlı kitabı, ister istemez kafayı taktığı bir tuvalet kağıdı reklamından yola çıkarak, kendini reklam cangılında bulan bir imaj tacirinin ibret dolu öyküsünü anlatıyor.
Bir dönem Amerika’daki reklam kampanyalarının en sinir bozucularından biri olan bu tuvalet kağıdı reklamının, nasıl olup da en başarılı satışı yakaladığı merakından yola çıkarak başlıyor yazarın serüveni. Bu merak başına öyle işler açıyor ki kahramanımız reklamcı oluyor. Hem de en yaratıcı olanlarından…
Kitapta tek başına çok da işe yaramayan yaratıcılığın, “satan” reklama dönüştürülmesindeki tüm incelikleri, yaratıcı yönetmen, müşteri temsilcisi ve müşteri ile başedebilmenin tüm püf noktalarını anlatıyor Sullivan. Bir reklam yazarına özgü kıvrak, oyunbaz ve esprili bir dille…
Radyo cehennemdir. Ama ateşi yakmaz. Zor bir medyada çalışmak üzerine birkaç tavsiye…
Sadece reklam yazarları için değil, tüm yaratıcılar ve yaratıcı geçinenlerin okuması için son derece keyifli bir kitap.
MediaCat kitapları tarafından satışa sunulan, 307 sayfa ve 11 bölümden oluşan kitabın bölümleri şöyle:
Satıcı ekose giymek zorunda değildir
Satış için varınızı yoğunuzu satmayın
Sivri uçlu bir kurşunkalem daha fazla işe yarar
Başlama üzerine bazı düşünceler
Temiz bir sayfa
Etkili bir reklam yapmak
İşi alır almaz yazmaya başlayın
Bir reklam yapmak üzerine küçük ayrıntılar
Gelecekte herkes 30 saniyeliğine ünlü olacak
TV reklamları üzerine birkaç tavsiye
İlginizi çekeceğini düşündüğüm bazı bölümleri aşağıda alıntıladım:
Bu büyük bir iş midir, değilse nedir?
Bir ajansın yaratıcı bölümünde çalışan biri olarak vaktinizin çoğunu, ayaklarınızı masanın üzerine koyup bir reklam üzeridne düşünerek geçirirsiniz. Masanın diğer tarafında yine ayaklarını masanın üzerine koymuş oaln iş ortağınız durmaktadır. Benim durumumdaysanız bu kişi bir sanat yönetmenidir ve sinema hakkında konuşmak istiyordur.
Aslında gerçeği söylemek gerekirse kariyerinizin dörtte birini ayaklarınız masanın üzerinde sinemadan bahsederek geçirirsiniz.
Artık sinemadan bahsedilmez bir noktaya gelinmiştir ve biraz çalışmanız gerekmektedir. Büyük ve beyaz bir sayfayla karşı karşıyasınız ve sınırlı bir zaman içerisinde de onu yeterince ilginç şeylerle doldurmalısınız ki müşteri diğer 1600 reklam mesajı arasından (97 yılı itibariyle) sizinkini görüp hatırlasın.
Herhangi birinin karşılığında para ödediği bir roman yazmıyorsunuz. Bazılarının izlemekten zevk aldığı bir komedi de yazmıyorsunuz. Bütün bu işin arkasında acı ev su götürmez bir gerçek var. Hiçkimse sizin kağıda ne yazacağınızı görmek istemez…
Berbat fikirler üretmekten geri kalmayın
Bir şeyler yazabilmenin tek yolu ilk taslakları gerçekten ama gerçekten saçma yazmaktır. İlk taslak kimsenin onu görmeyeceğini bilerek istediğiniz şeyi yapabileceğiniz,dökip saçabileceğiniz, oynayabileceğiniz ve sonra şekillendirebileceğiniz çocuk taslağıdır. Siz sadece o çocuksu yanınızın, her tür ses ve görüntünün sayfaya dökülemsine izin verin. Eğer karakterlerden biri: “Eee, nolmuş bay düşük pantolon?” demek isterse, bırakın desin.
Konuştuğunuz gibi yazın
Reklam metinlerini, müşteri mektuplarını ve meslektaşlara yazılan notları konuştuğunuz gibi yazın. Nedendir bilinmez, birine kalemi uzatıp da başkaları tarafından görülecek bir şeyler yazmasını istediğinizde 10 kişiden 9′u otoriter bir havanın anlaşılır bir dilden daha ikna edici olduğuna inanır.
Doğal, sade ve kolay bir üslupla yazın. Dilbilgisi kurallarına uyun, kullandığınız sıfatlara dikkat edin. En iyi yol kısa cümleler kullanmaktır. Peki ya tek sözcükü cümleler? Olabilir. Uygun olduğu yerlerde cümlelere “ve” ile başlayn; açık ve net olun.
Bütün bunları yaparken unutmayın ki, siz bir şey satıyorsunuz. Sözcükleri sündürmeye başladığınızda, kolayca unutulacak hale gelirler.
Bu harika bir iş değil de nedir?
Bu harika bir iş!
Ne yaptığınıza bir bakın. Siz bir imaj tacirisiniz. Sözcükleri ve resimleri dokuyor, cansız objelere anlam ve değer yüklüyorsunuz.
1920′lerde Claude Hopkins, “Bir portakal iç” yazdı ve bir ulus meyve suyu içmeye başladı.
Steve Hayden, Apple bilgisayarları için “Neden 1984, 1984 gibi olmayacak?” diye yazdı ve bir ulus bilgisayarların sadece kuruluşlara ait değil, oturma odalarına da ait olduğunu düşünmeye başladı.
Dan Wieden, “Just do it” yazdı ve dünyayı değiştirdi. 1978′de yol kenarlarında çok fazla jogging yapan yoktu, şimdi artık onlardan en az 5 tanesine çarpmadan camdan dışarı bir sopa atamazsınız.
Bu harika bir iş!
Size ne için para ödendiğine bir bakın. Ayaklarınızı dikmek ve düşünmek için. Bu, gerçek işleri olan insanların vakit bulduklarında yaptıkları bir şey aslında. Ayaklarını dikip hayale dalmak, aptalca şeyler düşünmek. Siz ise bunun için para alıyorsunuz.
Yetenekli olduğunuz için şanslısınız. Bu işte olduğunuz için de şanslısınız. Alçakgönüllü kalın!
İmajlar: Miklas Njor, Carsonhsmith.com
Kitap Özetleri
Bizde burada zaman zaman kitap özetleri veriyoruz. Aslında bizimki kitabı özetlemekten çok, almadan önce karar vermenizi sağlamak üzerine. Bu kitap sizin için mi sorusunu cevaplamak istiyoruz....
Başka bir motivasyonla (herkes okusun!) kitap özetleri yayınlayan bir site var. Mutlaka tavsiye ederim.
İşte bu da misyonları:
Amacımız, ülkemizde okuma alışkanlığının eğitim ve öğretim yıllarında kazanılmasını sağlamaktır.
Bu yöndeki çalışmalarımız aralıksız sürecektir.
www.ozetkitap.com
Başka bir motivasyonla (herkes okusun!) kitap özetleri yayınlayan bir site var. Mutlaka tavsiye ederim.
İşte bu da misyonları:
Amacımız, ülkemizde okuma alışkanlığının eğitim ve öğretim yıllarında kazanılmasını sağlamaktır.
Bu yöndeki çalışmalarımız aralıksız sürecektir.
www.ozetkitap.com
Madde - Işık Sergisi ve Suyun Gizli Mesajı
Borusan Müzik Evi'nde (İstiklal Caddesi - Taksim - İstanbul) 9.10.2010 tarihine kadar Madde - Işık Sergisi var. Kaçırmamanızı öneririm.
Sergi'nin web sitesinden hakkında minik bir bilgi:
Detay için: http://www.borusanmuzikevi.com
MADDE-IŞIK sergisi, medya sanatında sezgiye, fizikselliğe ve duyulara dayalı, insan vücudunu sanat deneyiminin merkezinde tutan yeni yönelimlere tanıklık ediyor ve elektronik akademizmi kenara itiyor. Yapıtların bazıları madde ve ışığın işbirliğine dayalı deneyimler sunarken, bazıları bu iki öge arasındaki sürtüşmeden doğuyor.Kiminde Madde Işık’a, kiminde Işık Madde’ye dönüşüyor.
MADDE-IŞIK sergisi, medya sanatında sezgiye, fizikselliğe ve duyulara dayalı, insan vücudunu sanat deneyiminin merkezinde tutan yeni yönelimlere tanıklık ediyor ve elektronik akademizmi kenara itiyor. Yapıtların bazıları madde ve ışığın işbirliğine dayalı deneyimler sunarken, bazıları bu iki öge arasındaki sürtüşmeden doğuyor.Kiminde Madde Işık’a, kiminde Işık Madde’ye dönüşüyor.
Benim dikkatimi çeken yukarda yerleştirdiğim resim oldu. Serginin bu parçasında bir havuz, havuzun içine yerleştirilmiş (ya da altına) bir ses sistemi ve karşıdan duvara su üzerinden yansıtılan ışık. Sesin her değişiminde duvara yansıyan görüntü dalgaları da verilen müziğe göre değişiyordu.
Bu görüntü aklıma "Suyun Gizli Mesajı" kitabını getirdi. Bu kitaptan "What the bleep do we know" filminde de epeyce bahsedilmişti. Kısaca özetlersem Japon bir doktor (tıp doktoru değil...) suya çeşitli kelimeler söyledikten hemen sonra onları hızla donduruyor ve oluşan buzun kristal yapısını inceliyor.
Kitapta da açıkladığı sonuçlara göre "sevgi", "teşekkür", "şükür" gibi kelimelerden sonra su mükemmel bir kristal yapı oluştururken, "nefret", "aptal" vb gibi kelimelerden sonra da bozuk yapılar oluşturuyor.
İlk duyduğumda hiç mantıklı gelmemişti. Bana mantıklı gelmemesinin sebebi ise doğadaki her form mükemmel enerji düzeyinde yapılar oluşturmaya çalışır. Mesela kristaller en mükemmel enerji formudur (yani dengelidir) Su damlacıkları yerçekimsiz ortamda hemen daire formunu oluştururlar. Bunun nedeni enerji yapısını koruyabilmektir.Yani bu suyun kendi seçimine bağlı olmayan bir oluştur şeklinde düşünüyordum.
Gerçi şöyle bir durum da var, ışığın bir parçacık mı yoksa dalga mı olduğu tartışmasından sonra aslında her ikisi birden olduğu ortaya çıkması sonucu gibi bildiğimiz pek çok şeyin sadece kabuller olduğunu görmek insanın pencerelerini açmasına yetiyor diye de düşünüyorum artık. Yani su neden tepki vermesin, tıpkı bu havuzdaki müziğe göre tepki gibi...
Bununla beraber Masaru Emoto'nun kitap yazmasına rağmen sonuçlarını double - blind testlerle bilimsel olarak ispatlamaya yanaşmaması ve kodladığı suları Hado isimli bir şirket üzerinden sattığını duyunca hayal kırıklığı olmadı değil....
Kitap Özeti: MS 2150
Düşünün ki küresel ısınma nedeniyle önce kutuplardaki buzlar eridi ve dünyayı su bastı. Bunun üzerine su basan ülkelerdeki insanlar hala kuru kalan topraklara göç etmeye başladı. Bu göç sonucu dünyanın yiyecek kaynakları hem azaldı, hem de insanlara erişiminde sıkıntıya uğradı. Alış-veriş ve pazarlar dünyada yaşanan bu felaketler nedeniyle işlemez hale geldi.
Bu açmaz benim kişisel beyin jimlastiğimdir:
- Kuru topraklarda yaşayan insanlar, yeni göç eden insanlara nasıl davranır?
- Savaşlar çıkar, kıtlık ve hastalıklar oluşur mu?
- Bu durumdan sağ çıkmanın bir yolu var mıdır?
Bir süre önce ermiş gibi bir anda bundan zarar görmeden çıkmanın yolunu buldum. Hatta güzel haber, hepimizi kurtarabilirdi bu buluş! (Yalnız benim bulmadığımı da biliyorum üstelik!)
Eğer herkes birbirini (sadece sevdiklerini değil, herkesi, tüm dünyayı) kabullenir, yaşam alanını, yemeğini onunla paylaşırsa bu beladan zarar görmeden, savaşa girmeden, hastalıklar yayılmadan kurtulmak mümkündü.
Ben bunları düşünmekte yalnız değilim, hatta benden daha önce düşünen insanlarda olmuş, güzel güzel kitaplar da yazmışlar. M.S. 2150 bu kitaplardan biri.
Kısaca konusuna değinirsem 1976 yılında bir adam, astral seyehat ile 2150 yılına gidiyor ve orada kendine bir beden ediniyor. İki zaman arasında sürekli gidip geliyor ve amacı 2150'de o güzel makro dünyada kalmak oluyor. Bu nedenle de sürekli kendini makro bilgilerle geliştiriyor ve yetenekleri artıyor.
Kitap farklı kişiler tarafından değişik açılardan yorumlanmış. İnanca bağlayan, dünya düzenleri üzerinden de inceleyenler olmuş. Bilmem ki bu açıdan değerledirenler mikro düzeyden değerlendirmezler mi bu kitabı? :)
Bilmem ki bu kadar zor mu ben'den bize geçmek?
Kitabı öneren sevgili hocam Banu Gökçül'e teşekkürler...
VAMPİRLERLE DANS
Vampirlerin dünyasında kendimize nasıl iyi bakabileceğimizi öğrenmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Benim için de yeni bir kavram bu, geçen haftaya kadar haberdar değildim. Ta ki, hayatımın içindeki zor bir profili anlama ve yorumlama çabalarına girişinceye dek.
Bu konuya dair bir dizi kitap okudum, şimdi içlerinden oldukça çarpıcı ifadeler ve tanımlamalar veren birini sizlerle paylaşacağım:
Kitapta vampirler şöyle sınıflandırılmış: anti-sosyal, dramatik, narsisist, paranoyak, obsesif-kompulsif.
- Anti-sosyallerin bağımlılığı heyecan. Sosyal kurallara aldırmıyorlar. Tüm istedikleri iyi zaman geçirmek, aksiyon ve isteklerinin anında doyurulması.
- Dramatikler ilgi ve onay için yaşıyorlar. İşinize ve yaşamınıza girmek için herşeye sahipmiş gibi görünseler de aman dikkat sergiledikleri tamamen şov.
- Narsisistler sadece egoları büyük olup başka herşeyleri küçük olan, kendilerinden başka kimseyi düşünmeyen tipler.
- Paranoyaklar hayattaki her türlü ayrıntıyı ve belirsizliği keşfederek yaşarlar. İlişkinizde size bunların detaylarını sorar ve her seferinde onların güvenini tazelemenizi gerektirecek davranışlar sunmanızı beklerler. Çok yoruculardır.
- Obsesif-kompulsiflerin bağımlılığı güven duygusudur. Herşeyi kontrol ederek bu güveni sağlayacaklarına inanırlar. Değişmez kesinliği olan kurallarla yaşar ve herkesin de uymasını beklerler.
Yukarıda yapmaya çalıştığım tanımlamalar bütünü anlamak için yeterli detayda değil ancak şu haliyle bile etrafımdaki insanları değerlendirdiğimde, bu tanımlamalara girenleri kolaylıkla ayırdedebiliyorum. Buna kendim de dahilim. Ayrı bir yazının konusu.
Hemen şunu belirteyim. Benim de düştüğüm bir yanılgı olduğu için açıklama ihtiyacı hissediyorum. Vampir dediğimizde her ne kadar “olumsuz”, “istenmeyen” bir şey algılansa da, buradaki kullanım amacı hayatımızın içerisindeki insan tiplerini tanımlayabilmek. Vampir tabirinin kullanımını da bu tiplerin davranışları karşısında kanımızın çekildiğini hissetmemiz, tansiyonumuzun yükselmesi veya düşmesi, midemize kramplar girmesi, kronik baş ağrıları, vb.etkiler olarak yorumluyorum.
Yazar diyor ki “İnsanlar kendi kendilerini deli ediyorlarsa nörotik ya da ruh hastasıdır, başkalarını deli ediyorlarsa kişilik bozuklukları vardır”. Ben de diyorum ki, bu insanların farkında olalım, mümkünse onlardan uzak duralım, yok illa birlikte olmamız gerekiyorsa da önlemimizi alalım.
“HAYATIN KAYNAĞI” – AYN RAND

Kitabı şöyle bir incelemek için elime aldığımda, 925 sayfayı bir bardak su gibi bir dikişte içip bitireceğimi düşünemezdim. Ama konu o kadar iddialı, kitap hayatın bize sunduklarını ve bizlerin bunlar karşısındaki tutumunu o kadar güzel anlatıyor, öyle güzel bir bakış açısıyla işliyor ki, ortasında bırakıp gidemezdim. Sonunu görmeliydim.
Üniversiteden mezun olurken ne hayaller kuruyoruz değil mi? Sanki bütün dünya bizi bekliyor, işler bizi bekliyor, vazgeçilmeziz...Kimimiz gerçekten sevdiği işin yolunu tutmuş oluyor, kimimiz çeşitli zorunluluklarla, popüler olan mesleklere, daha çok para kazanacağımızı umduğumuz mesleklere yöneliyoruz. Sonra ne oluyor, bu meslekleri yaparken, kendimizi ilkelerimize, felsefemize, hayata bakışımıza aykırı durumlarda, ortamlarda, ilişkilerde buluyoruz. Çıkarlarımız devreye giriyor, ödün vermeye başlıyoruz inandığımız, benimsediğimiz tüm değerlerden, ufak hesaplar hayatımızın vazgeçilmez parçaları oluyor. Yalanlar söylüyoruz, kendimizi de etrafımızdakileri kandırdığımız gibi kandırıyoruz veya öyle yaptığımızı sanıyoruz...Yıllar böylece geçerken mutlu olduğumuzu zannediyoruz,“-mış” gibi yaşamak kolay görünüyor, herkes yansıttığımız gibi olduğumuzu düşünürken, biz de herkesin yansıttıkları gibi olduklarını düşünüyoruz. Böylece koskoca bir yalan dolan sarmalına kapılıyoruz. Herkes aldanıyor, aldatıyor...
Kimileriyse, bildikleri yolda ilerliyorlar. Nasıl başladılarsa o şekilde. Aşkla, tutkuyla bağlı oldukları şekilde. Hiç ödün vermeden. Herşeyi ama herşeyi göze alarak, ölümü bile...Kolay olmuyor tabii ki, uyumsuz algılanıyorlar, yalnız kalıyorlar, dışlanıyorlar, horlanıyorlar, kıskanılıyorlar. Kapılar yüzlerine kapanıyor, ayaklarına çelmeler takılıyor, sırtlarından vurmak, parlamalarına engel olmak amacıyla çamurlarla sıvamak için fırsat kollayanlar oluyor çevrelerinde. Ama onlar hiç yılmıyorlar, yollarından hiç şaşmıyorlar, başları dik ilerliyorlar, bir an bile tereddüt etmeksizin...
Sonunda ne oluyor? Kim kazanıyor? Gerçekten kazanan veya kaybeden var mı? Varsa da önemli mi?...
İşte bunları anlatıyor kitap, ustaca seçtiği karakterler ve özenle kurguladığı senaryosuyla.
Kesinlikle okumaya değer...
Acaba hangimiz ne kadar cesur olabiliyoruz hayatta?
Üniversiteden mezun olurken ne hayaller kuruyoruz değil mi? Sanki bütün dünya bizi bekliyor, işler bizi bekliyor, vazgeçilmeziz...Kimimiz gerçekten sevdiği işin yolunu tutmuş oluyor, kimimiz çeşitli zorunluluklarla, popüler olan mesleklere, daha çok para kazanacağımızı umduğumuz mesleklere yöneliyoruz. Sonra ne oluyor, bu meslekleri yaparken, kendimizi ilkelerimize, felsefemize, hayata bakışımıza aykırı durumlarda, ortamlarda, ilişkilerde buluyoruz. Çıkarlarımız devreye giriyor, ödün vermeye başlıyoruz inandığımız, benimsediğimiz tüm değerlerden, ufak hesaplar hayatımızın vazgeçilmez parçaları oluyor. Yalanlar söylüyoruz, kendimizi de etrafımızdakileri kandırdığımız gibi kandırıyoruz veya öyle yaptığımızı sanıyoruz...Yıllar böylece geçerken mutlu olduğumuzu zannediyoruz,“-mış” gibi yaşamak kolay görünüyor, herkes yansıttığımız gibi olduğumuzu düşünürken, biz de herkesin yansıttıkları gibi olduklarını düşünüyoruz. Böylece koskoca bir yalan dolan sarmalına kapılıyoruz. Herkes aldanıyor, aldatıyor...
Kimileriyse, bildikleri yolda ilerliyorlar. Nasıl başladılarsa o şekilde. Aşkla, tutkuyla bağlı oldukları şekilde. Hiç ödün vermeden. Herşeyi ama herşeyi göze alarak, ölümü bile...Kolay olmuyor tabii ki, uyumsuz algılanıyorlar, yalnız kalıyorlar, dışlanıyorlar, horlanıyorlar, kıskanılıyorlar. Kapılar yüzlerine kapanıyor, ayaklarına çelmeler takılıyor, sırtlarından vurmak, parlamalarına engel olmak amacıyla çamurlarla sıvamak için fırsat kollayanlar oluyor çevrelerinde. Ama onlar hiç yılmıyorlar, yollarından hiç şaşmıyorlar, başları dik ilerliyorlar, bir an bile tereddüt etmeksizin...
Sonunda ne oluyor? Kim kazanıyor? Gerçekten kazanan veya kaybeden var mı? Varsa da önemli mi?...
İşte bunları anlatıyor kitap, ustaca seçtiği karakterler ve özenle kurguladığı senaryosuyla.
Kesinlikle okumaya değer...
Acaba hangimiz ne kadar cesur olabiliyoruz hayatta?
Gelişen Ruhlar İyileşen Yaralar – Lise Bourbeau
Gelişen Ruhlar İyileşen Yaralar – Lise Bourbeau
Yazar kişilik tiplerini, kendi araştırmaları ve verdiği eğitimler sonrasında edindiği tecrübeler doğrultusunda insanların çocukluk yaralarının hem kişiliklerinde hem de bedenlerinde değişime neden olduğunu öne süren bir kitap hazırlamış.
Bu tip sonuçları ilk açıklayan kişi değil. Aslında Wilhelm Reich’in çalışmaları bu anlamda daha da doyurucudur. Bir sonraki yazımda W. Reich’in hayatı ve çalışmaları hakkında bir kısa makale hazırlamayı düşünüyorum. Ama madem kitap özeti dedik, kaldığımız yerden devam edelim.
Önce kitap hakkındaki yorumum: Çalışma oldukça ilginç, okudukça hem kendinize hem de çevrenizdeki kişilerin bedenlerini ve davranışlarını daha dikkatli baktığınızda “evet, gerçekten” dediğiniz pek çok yer oluyor. Ama eğer çocukluk yaraları, beden tipleri ve kişilik üzerine başlangıç seviyesinden daha ilerdeyseniz sıkıcı gelebilir.
Hap kitap değil. Yani okudum şimdi gidip dünyayı kurtarabilirim diyemiyorsunuz. Zaten ben hiç bir kişisel gelişim kitabından sonra bu cümleyi kuramadım. O yüzden kötü bir eleştiri olarak kabul etmeyelim bunu.
Sadece kitapta “beni” rahatsız eden şey, yazar reenkarnasyona inanıyor ve güya bir önceki hayatımızda bir yaramızı iyileştiremediysek, bir sonraki yaşamımızda aynı yarayı oluşturacak ebebeynleri buluyormuşuz. Peki ama ilk yarayı oluşturan ebebeynleri neye göre seçtik o zaman? Yani bu kısmı bana reenkarnasyona da inanmadığım için uçuk ve oldukça saçma geldi. Diyor ki kısaca kabullenmeyi öğrenene kadar yaşamadığınız hayat tecrübesi kalmaz. Bunu da sevgiyle yapın. Peki...
Bu kısımlarını sevmediğim için ben hemen sizi kitabın aslında benim için daha ilgi çekici olan bölümlerine yönlendiriyorum:
Çocukken alabileceğiniz 5 yara tipi:
- Reddedilme
- Terk edilme
- Küçük Düşme
- İhanet
- Haksızlık
Bu yaralardan hepsinden birer parça edinmiş olabilirsiniz ancak bir noktada bir tanesi daha ağır basıyordur.
Bu yaraların özelliklerini incelemek için aşağıdaki resme tıklayın. (Blogger tablo yapısı kabul etmediği için bunları resim olarak hazırlayıp koymam gerekiyor :-/ )

Hemcins ebeveyn bize nasıl seveceğimizi öğretir, kendimizi ve sevgimizi nasıl vereceğimizi, karşı cins ebeveyn nasıl sevileceğimizi ve sevgiyi nasıl kabul edeceğimizi...
Yazar kişilik tiplerini, kendi araştırmaları ve verdiği eğitimler sonrasında edindiği tecrübeler doğrultusunda insanların çocukluk yaralarının hem kişiliklerinde hem de bedenlerinde değişime neden olduğunu öne süren bir kitap hazırlamış.
Bu tip sonuçları ilk açıklayan kişi değil. Aslında Wilhelm Reich’in çalışmaları bu anlamda daha da doyurucudur. Bir sonraki yazımda W. Reich’in hayatı ve çalışmaları hakkında bir kısa makale hazırlamayı düşünüyorum. Ama madem kitap özeti dedik, kaldığımız yerden devam edelim.
Önce kitap hakkındaki yorumum: Çalışma oldukça ilginç, okudukça hem kendinize hem de çevrenizdeki kişilerin bedenlerini ve davranışlarını daha dikkatli baktığınızda “evet, gerçekten” dediğiniz pek çok yer oluyor. Ama eğer çocukluk yaraları, beden tipleri ve kişilik üzerine başlangıç seviyesinden daha ilerdeyseniz sıkıcı gelebilir.
Hap kitap değil. Yani okudum şimdi gidip dünyayı kurtarabilirim diyemiyorsunuz. Zaten ben hiç bir kişisel gelişim kitabından sonra bu cümleyi kuramadım. O yüzden kötü bir eleştiri olarak kabul etmeyelim bunu.
Sadece kitapta “beni” rahatsız eden şey, yazar reenkarnasyona inanıyor ve güya bir önceki hayatımızda bir yaramızı iyileştiremediysek, bir sonraki yaşamımızda aynı yarayı oluşturacak ebebeynleri buluyormuşuz. Peki ama ilk yarayı oluşturan ebebeynleri neye göre seçtik o zaman? Yani bu kısmı bana reenkarnasyona da inanmadığım için uçuk ve oldukça saçma geldi. Diyor ki kısaca kabullenmeyi öğrenene kadar yaşamadığınız hayat tecrübesi kalmaz. Bunu da sevgiyle yapın. Peki...
Bu kısımlarını sevmediğim için ben hemen sizi kitabın aslında benim için daha ilgi çekici olan bölümlerine yönlendiriyorum:
Çocukken alabileceğiniz 5 yara tipi:
- Reddedilme
- Terk edilme
- Küçük Düşme
- İhanet
- Haksızlık
Bu yaralardan hepsinden birer parça edinmiş olabilirsiniz ancak bir noktada bir tanesi daha ağır basıyordur.
Bu yaraların özelliklerini incelemek için aşağıdaki resme tıklayın. (Blogger tablo yapısı kabul etmediği için bunları resim olarak hazırlayıp koymam gerekiyor :-/ )

Hemcins ebeveyn bize nasıl seveceğimizi öğretir, kendimizi ve sevgimizi nasıl vereceğimizi, karşı cins ebeveyn nasıl sevileceğimizi ve sevgiyi nasıl kabul edeceğimizi...
Yaşamın o çok popüler sırrı - SECRET

Bugün aktarmak istediğim kitap özeti Secret!
Aslında okuyalı epey bir zaman oldu ama şimdi yazmaya fırsat bulabildim :) Bu çok popüler konuda herkes kadar benimde söyleyecek bir iki kelimem var.
Önce kişisel yorumlarım:
- Yeni bir bilgi mi? Hayır! Aslında kitap da aynısını söylüyor, yeni bir şey aktarmıyorum sadece gün yüzüne çıkarıyorum diyor...
- Gerçekten sır mı? Değil aslında... Şöyle ki bazen bazı şeyler başımıza geldiğinde, çok istediğimiz bir şeyin olması veya kaçındığımızın gerçekleşmesi gibi, bunu biz çağırıyoruz, ortamı biz hazırlıyoruz. Eğer ki farkındalığınız yüksekse bunu anlayabilirsiniz. Ama herşeyi şans/kader olarak yorumluyorsanız bu sizin için gerçekten bir sırmış...
- Gerçekten başımıza gelen her şeyi biz mi çağırıyoruz? Evet, ne istiyorsak ortamı onun için hazırlıyoruz. Örneğin işten atılma korkunuz varsa, sanki insanlar bunun için çalışıyor diye düşünüp, onlara tavır alabilirsiniz. E haliyle onlarda bu bir anda başlayan düşmanlığı anlayamaz ve onlarda kendilerini korumaya alarak sizden kaçarlar, kendilerinden uzaklaştırırlar. Sonuçta işten atılmasanız bile o işyerinde çalışmak cehenneme döner ve siz sonlandırırsınız. Bunun içinde çok fazla sihir olduğuna inanmıyorum.
- Kitabı okuyunca hayatım değişecek mi? Hayır! Bir kitap hayatınızı değiştirmez, hayatınızı ancak siz değiştirebilirsiniz. Bu kitap size sadece yeni bir pencere açar, eğer bakarsanız da yeni şeyler görebilirsiniz. Eğer ki kitabı okuyup, oradaki uygulamaları gün be gün yaparsanız, sonunda hayatınızı gerçekten istediğiniz yöne doğru götürmüş olursunuz.
- Kitaptaki bence tek eksik nokta, bu uygulamaları yapmak için kararlılıkla kendinizi adamanız gerekiyor. Yani nefsinize hakim olmanız lazım. Nefse nasıl hakim olunur bu konuda bir bilgi yok :) Gerçi siz de az çok bilirsiniz nasıl olacağını
Şimdi özet:
"Secret" Nedir?
Sır: sadece benzer benzeri çeker, yani çekim yasasıdır.
Düşünceler birer enerjidir ve frekansları evrende aynı frekansta olanları çeker. Yani hepimiz birer yayın kulesiyiz ve şu an düşündüklerimiz yarın gerçekleşenlerdir.
Çekim yasası nedir?
Doğanın yasasıdır. Israrla düşünerek çağırmadığımız, hissetmediğimiz şeyleri hayatımıza sokamayız. Nasıl ki güzel anılar, doğa, müzik kendimizi iyi hissettiriyorsa, iyi düşünceler de aynı etkiyi yapar. Sevgi en yüksek frekanstır ve ne kadar çok varsa o kadar güçlüdür!
Sır nasıl kullanılır?
Önce isteyin!
Ondan önce tabiki ne istediğinizi netleştirin. Çelişkili şeyler istiyorsanız daha zorlanacağınız kesin :)
İstediğinize ulaşacağınıza inanın!
Sanki istediğinize ulaşmış gibi "iyi" hissedin.
Hayatınızdan olumsuz cümlecikleri, düşünceleri uzaklaştırın. Örneğin hasta olmayayın yerine sağlıklı ve mutlu olayım diyebilirsiniz.
Gününüzü başlamadan önce tasarlayın ve tam istediğiniz gibi olmuş olduğunu tasarlayın!
Denemek için küçük isteklerinizle başlayabilirsiniz.
Hayatınıza PARA mı sokmak istiyorsunuz?
Varlığa odaklanın, sanki istediğiniz para elinizin altında duruyor gibi hissedin.
Bir şey satın almak istediğinizde param yok alamam yerine, buna gücüm yeter alabilirim deyin
Cimrilik yapıp elinizdeki parayı sıkı sıkı tutmayın, harcayın ki yenisi gelsin. Evren boşlukları sevmez, hemen doldurur :)
Hayatınıza yeni bir İLİŞKİ mı sokmak istiyorsunuz?
Eğer yeni bir ilişki düşünüyorsanız kendizi, mekanınızı, sözlerinizi ayarladınız mı? Örneğin evlenmeyi düşünüyorsanız ve eviniz hala tek kişiye yetecek şekilde hazırlanmışsa hayatınızda "yeni birine ihtiyacım yok" demiş olursunuz. Yer açın yeni ilişkinize!
Karşıdan beklemektense önce kendini donat, önce sen başkasına vermeye başla...
En önce kendini sev, sonra bırak başkaları da sever
İyi özelliklerini ön plana çıkar, bırak beğenmediklerin geride kalsın...
Sağlık problemleriniz mi var?
Tedaviye inanın!
Hastalık hakkında konuşmayı bir kenara bırakın, sağlıklı halinize odaklanın ve neşelenin lütfen!
Yaşlılıkla ilgili insanların dediklerini unutun. Hala öğrenebilir, spor yapabilir, sağlıklı yaşayabilirsiniz!
Dünya nasıl dönüyor?
Karşı koymayı bırakın, üzerine odaklandığınız için sürekli kendinize çekersiniz. Karşı olduğunuz her ne ise dillendirdikçe gündeme alır ve düşünmeyen insanlara da düşündürürsünüz...
Olumlu şeylere odaklanın hayatınızda, sizi mutlu eden şeylere enerjinizi harcayın...
Sorunları boş verin, sevgi, güven ve bolluğa odaklanın... Elinizdekiler için şükredin ve onların değerini bilin. (kişisel not: anı yaşamak, anda kalmaya özen gösterin. çünkü anın çoşkusu muhteşemdir!)
Yapın!
Gücünüzü artık kullanın, yapın!
İyi hissedin, hem de tam şu andan itibaren!
Sınırlanırızı kaldırın, her şey mümkün her şey olabilir!
Neyi seviyor ve istiyorsanız sadece onu yapın, boş verin gerisini...
İnsanları Okumak - Bölüm 3 (SON)
5 - NASIL SÖYLEME
Türk filmlerinde bir sahne vardır. Kadın oyuncu senden nefret ediyorsun der, adam hayır beni seviyorsun der… Bu inatlaşma bir süre bu şekilde devam ettikten sonra en sonunda kadın sevdiğini itiraf eder. Adam da, seyirciler de bilirler ki kadın gerçekten sevmektedir. Bunu senaryoyu çok iyi bildiğimizden değil, kadının sözü söylerken ses tonundan ve duruşundan anlayabiliriz değil mi? Bu yüzden çoğu zaman neyi söylediğimizden çok nasıl söylediğimiz karşımızdakine çok şey anlatır. Sizde bir kişiyi dinlerken ses tonuna odaklanmayı unutmayın.
Ses tonu seçiçi bir özellik mi buna da dikkat edin. Yani adamın sesi o gün kısıldığı için bağırarak konuşmaya çalışıyor olabilir, bu o kişinin sürekli bu şekilde agresif davranan biri olmadığını söyler. Örneğin öğretmenler de alışkanlıkları doğrultusunda sürekli bağırarak ve emir verici tarzda konuşabilirler…
Beden dili ile ses de uyumlu olmalıdır. Örneğin size hayvanları ne kadar sevdiğini anlatan bir kişi o sırada yumruklarını sıkıyorsa söyledikleri o kadar da güven telkin edici olmayabilir.
İşte size ses tiplerinden birkaç güzel ipucu:
• Yüksek ses: Denetim için olabilir, ikan etmek için olabilir, bir eksiklik yerine kullanılabilir (kısa bir boy mesela), işitme kaybından olabilir ev bu kişi sarhoştur. Yüksek seslerini kontrollü kullanan kişiler kendine güvenen ancak kontrolsüz bir şekilde kullanan (kabadayılar gibi) kişiler kendilerine güvensiz olabilir.
• Yumuşak ses: Başkalarını denetleme veya tam tersi etki altında kalan bir kişiyi gösterebilir. Kibir ve kendine güveni de yansıtabilir. Siz onu duyamıyorsanız ve o sesini yükseltiyorsa sizin için düşünceli bir kişidir. Gözlerini sizden kaçırıyorsa ve bir huzursuzluk belirtisi ile kendine güvensizlik olarak yorumlanabilir…
• Hızlı konuşma: sinirlilik, sabırsızlık, endişe, heyecan, korku, alkol, öfke, ikna etmeye çalışmak, yalan…
• Ağır konuşma: Önem belirtiyor, aklı karışık, yalan, yorgunluk, düşünceli hal, alkol ve zeki olmama belirtisi…
• Durarak konuşma: güvensizlik, sinirlilik ve kafa karışıklığı (yalnız bunlar için diğer beden dilleri ile eşleştirme yapın)
• Ses Tınısı: Sakin, yumuşak, tiz ve sinirli? Konuştuğunuz kişinin sesinin tınısı nasıl?
• Ton ve vurgu: Bazen birinin cümlenin başında aslında ne diyeceğini anlayabiliriz. Tonlama ve vurguların izlenmesi bizi çabucak sonuca götürebilir.
• Düz duygusuz ses: Birinin size düz bir ses tonu ile tebrikler dediğini düşünün veya duygusuz bir ses ile geçmiş olsun dediğini… Çok inandırıcı değil, değil mi? Düz bir ses öfke, gücenme, bunalım, düş kırıklığı ve bazı fiziksel hastalıkları ifade ediyor olabilir.
• Gösteriş kendini beğenme: Bazı insanlar başarı, gelişmişlik, zeka ve zenginlik imajı için böyle bir ses tonu ile konuşabilir.
• Sızlanma: Yönetme, cesaret ve güven yoksunudurlar. Başkalarının kendine ilgi göstermesini beklerler, onlar çaresiz ve denetimsizdirler…
• Nefes Duyulan ses: Öfke, cinsellik, heyecan, düş kırıklığı, yorgunluk veya spor, inanmamak, sinirlilik ve bunalım
• Kısık Ses: Hastalık veya bir önceki gün maçta veya konserde bağıra, bağıra şarkı söylemiş olabilir… Saldırgan olduğu için bağırmış olabilir…
• Mırıltı: Güven eksikliği, heyecan, belirgin düşünemediği, rahat hissetmeme, yorgunluk veya hastalık ifadesi olabilir
• Aksan: Ses üslubu kültürel geçmişini yansıtacaktır…
6 - FİZİKSEL ÖZELLİKLER – EK A
Bedenin, cildin, sağlıklı ve hijyenik görünüşün pek çok anlamı olabilir. Giysi üzeri logo veya yazılar, vücudundaki dövme ve oynamalar onun hakkında çok bilgi verecektir. Kısaca bir kişiye bakarken şu özelliklerine dikkat edin: (Yorumlama için lütfen kitabı okuyun…)
• Cilt
• Sağlık
• Giysi üzer logo veya yazı
• Dövme
• Zevkler
• Yöresel stil
• Giydirilmiş İmaj
• Gösteriş ve Ciddiyet
• Pratiklik
• Cinsel Tahrik
• Derbederlik
7 - BEDEN DİLİ – EK B
Bedensel hareketlerden ipucu toplamak için bu konular üzerinde çok düşünmeli ve parçaları birleştirmeniz gereklidir. İşte size birkaç beden hareketleri üzerinde yoğunlaşmanızı sağlayacak göstergeler: (Yorumlama için lütfen kitabı okuyun…)
• Beden Hareketleri
• Baş
• Yüz
• Aşırılıklar
• Sesli İfadeler
Türk filmlerinde bir sahne vardır. Kadın oyuncu senden nefret ediyorsun der, adam hayır beni seviyorsun der… Bu inatlaşma bir süre bu şekilde devam ettikten sonra en sonunda kadın sevdiğini itiraf eder. Adam da, seyirciler de bilirler ki kadın gerçekten sevmektedir. Bunu senaryoyu çok iyi bildiğimizden değil, kadının sözü söylerken ses tonundan ve duruşundan anlayabiliriz değil mi? Bu yüzden çoğu zaman neyi söylediğimizden çok nasıl söylediğimiz karşımızdakine çok şey anlatır. Sizde bir kişiyi dinlerken ses tonuna odaklanmayı unutmayın.
Ses tonu seçiçi bir özellik mi buna da dikkat edin. Yani adamın sesi o gün kısıldığı için bağırarak konuşmaya çalışıyor olabilir, bu o kişinin sürekli bu şekilde agresif davranan biri olmadığını söyler. Örneğin öğretmenler de alışkanlıkları doğrultusunda sürekli bağırarak ve emir verici tarzda konuşabilirler…
Beden dili ile ses de uyumlu olmalıdır. Örneğin size hayvanları ne kadar sevdiğini anlatan bir kişi o sırada yumruklarını sıkıyorsa söyledikleri o kadar da güven telkin edici olmayabilir.
İşte size ses tiplerinden birkaç güzel ipucu:
• Yüksek ses: Denetim için olabilir, ikan etmek için olabilir, bir eksiklik yerine kullanılabilir (kısa bir boy mesela), işitme kaybından olabilir ev bu kişi sarhoştur. Yüksek seslerini kontrollü kullanan kişiler kendine güvenen ancak kontrolsüz bir şekilde kullanan (kabadayılar gibi) kişiler kendilerine güvensiz olabilir.
• Yumuşak ses: Başkalarını denetleme veya tam tersi etki altında kalan bir kişiyi gösterebilir. Kibir ve kendine güveni de yansıtabilir. Siz onu duyamıyorsanız ve o sesini yükseltiyorsa sizin için düşünceli bir kişidir. Gözlerini sizden kaçırıyorsa ve bir huzursuzluk belirtisi ile kendine güvensizlik olarak yorumlanabilir…
• Hızlı konuşma: sinirlilik, sabırsızlık, endişe, heyecan, korku, alkol, öfke, ikna etmeye çalışmak, yalan…
• Ağır konuşma: Önem belirtiyor, aklı karışık, yalan, yorgunluk, düşünceli hal, alkol ve zeki olmama belirtisi…
• Durarak konuşma: güvensizlik, sinirlilik ve kafa karışıklığı (yalnız bunlar için diğer beden dilleri ile eşleştirme yapın)
• Ses Tınısı: Sakin, yumuşak, tiz ve sinirli? Konuştuğunuz kişinin sesinin tınısı nasıl?
• Ton ve vurgu: Bazen birinin cümlenin başında aslında ne diyeceğini anlayabiliriz. Tonlama ve vurguların izlenmesi bizi çabucak sonuca götürebilir.
• Düz duygusuz ses: Birinin size düz bir ses tonu ile tebrikler dediğini düşünün veya duygusuz bir ses ile geçmiş olsun dediğini… Çok inandırıcı değil, değil mi? Düz bir ses öfke, gücenme, bunalım, düş kırıklığı ve bazı fiziksel hastalıkları ifade ediyor olabilir.
• Gösteriş kendini beğenme: Bazı insanlar başarı, gelişmişlik, zeka ve zenginlik imajı için böyle bir ses tonu ile konuşabilir.
• Sızlanma: Yönetme, cesaret ve güven yoksunudurlar. Başkalarının kendine ilgi göstermesini beklerler, onlar çaresiz ve denetimsizdirler…
• Nefes Duyulan ses: Öfke, cinsellik, heyecan, düş kırıklığı, yorgunluk veya spor, inanmamak, sinirlilik ve bunalım
• Kısık Ses: Hastalık veya bir önceki gün maçta veya konserde bağıra, bağıra şarkı söylemiş olabilir… Saldırgan olduğu için bağırmış olabilir…
• Mırıltı: Güven eksikliği, heyecan, belirgin düşünemediği, rahat hissetmeme, yorgunluk veya hastalık ifadesi olabilir
• Aksan: Ses üslubu kültürel geçmişini yansıtacaktır…
6 - FİZİKSEL ÖZELLİKLER – EK A
Bedenin, cildin, sağlıklı ve hijyenik görünüşün pek çok anlamı olabilir. Giysi üzeri logo veya yazılar, vücudundaki dövme ve oynamalar onun hakkında çok bilgi verecektir. Kısaca bir kişiye bakarken şu özelliklerine dikkat edin: (Yorumlama için lütfen kitabı okuyun…)
• Cilt
• Sağlık
• Giysi üzer logo veya yazı
• Dövme
• Zevkler
• Yöresel stil
• Giydirilmiş İmaj
• Gösteriş ve Ciddiyet
• Pratiklik
• Cinsel Tahrik
• Derbederlik
7 - BEDEN DİLİ – EK B
Bedensel hareketlerden ipucu toplamak için bu konular üzerinde çok düşünmeli ve parçaları birleştirmeniz gereklidir. İşte size birkaç beden hareketleri üzerinde yoğunlaşmanızı sağlayacak göstergeler: (Yorumlama için lütfen kitabı okuyun…)
• Beden Hareketleri
• Baş
• Yüz
• Aşırılıklar
• Sesli İfadeler
İnsanları Okumak - Bölüm 2
3 - İLK İZLENİM – Fiziksel özellikler
İlk izleniminizde neler yakaladınız?
Duruma uygunsuzluklar! (Matemde kırmızı dekolte giymiş bir kadın, iş yerinde spor kıyafetle gelmiş bir kişi…) Bunların nedenleri:
• Sağduyu yoksunluğu
• Kendine dönük, başkalarına duyarsız
• İsyankar
• Eğitilmemiş
• Taklit
• Rahatlık
• Uygun giysisi yok
Fiziksel görünüş – fiziksel karakteristikler
• Süs (erkek için fazla, kadın için fazla veya yok?)
• Makyaj (abartı, uygunsuz?)
• Takılar (kıyafete uymayan veya aşırı)
• Giyim kuşam (duruma uygunsuz, dekolte, kaliteli vb?)
• Bedenle oynama (dövmeler, estetik ameliyatlar?)
• Hijyen (kendine özenli, bakımlı, iyi kokan, temiz olmayan?)
Saçlar kadın ve erkek için farklı şeyleri ifade eder. Kısa saç pratikliği, erkekler için ordu veya memur olarak çalıştığını gösterebilir. Kadınlar için sürekli bakımlı saçlar dikkat çekici olabilir. Örneğin pazar pikniğinde gördüğünüzde…
Davranışları değerlendirirken kişinin o günkü moduna bağlı olduğunu unutmayın. Belki o gün gerçekten zor bir gün geçirmiş olabilir ve bu yüzden ters davranıyordur…
İnsanlar çoğunlukla olumsuz duygularını, üzüntülerini kızgınlıklarını saklama eğilimindedirler. Size kırgın veya kızgın birini bir şeye ikna etmeye çalışıyorsanız boşuna uğraşıyor olabilirsiniz.
Beden dili çok şey ifade eder:
• Dürüst olma veya olmama: Normal dışı davranışlara sapıldığında, örneğin normal hızda konuşan birisi bir anda hızlı konuşmaya başlarsa veya size bakmadan konuşmaya başlarsa bu onun o an için dürüst olmadığını gösteriyor olabilir.
• Dikkat kesilmiş olma: Dikkat kesilmiş biri bir yere odaklanır, kaşları çatılır..
• Sıkıntı: Yerine duramaz, hemen kalkıp gitmek ister, eli kolu durmadan oynar
• Öfke: Yumruklar sıkılı ve beden bir kavgaya girecek gibi gergin. Yüzünüze bakmıyor ve hemen oradan uzaklaşmak istiyor
• Düş kırıklığı: Karşı çıkan veya kabullenmiş bir düş kırıklığı olabilir. Babasının araba almasını reddettiği genç bir çocuğu düşününün... Karşı çıkma da eller sıklıkla kullanılır, göz teması devam eder, teslimiyetçi bir düş kırıklığında iç çekme hızlı nefes alıp verme, başa veya kalçalar konan eller temel ifadelerdir…
• Bunalım: Yığıntının görüntüsü nasıl olursa karşılaştığınız kişinin görüntüsü de böyle olacaktır. İştahsız, yalnız kalan veya takılan, düşük konsantrasyonu olan, odaklanamayan ve yere bakan gözler en temel ifadeleridir
• Üzüntü: Gözyaşlarını gördüğünüzde emin olabilirsiniz, uyuşukluk, ehliyetsizlik, ilgisizlik, ayrı durma ve kafa karışıklığı gibi belirtileri de vardır.
• Kararsızlık: Bir o yana bir bu yana sallanma, gözlerde dahil bedenin sabit durmaması, bir şey söylemeden kapanan ağızlar…
• Sinirlilik: gerginlik, ileri bakan bakışlar, tempo tutmak, elleri sıkmak, tartışmak, asabiyetle gülmek gibi belirgin davranış göstergeleri vardır…
4 - ÇEVRE
Bir kişinin ofisine veya iş yerine girdiğinizde onun hakkında çok rahat ve pek çok bilgi alabilirsiniz. Temelde bakacağıznı en temel yerler:
• Komşular: İş yeri nerede? Pahalı bir semt, evine yakın, klasik ve rahat bir mahallede vb… Evine yakın ama genel iş çevresine uzak bir yer seçmenin pek çok nedeni olabilir. Bu kişi ailesini işine göre daha önemli tutuyor olabilir…
• Büro’da neler var? En kolay bakabileceğiniz ve gösteren malzemeler:
o Takvim: Pek çok ipucu verir. Doğa fotoğrafları, spor fotoğrafları veya aile üyelerinden oluşan bir takvim mi?
o Fotoğraflar: Kimler var, onun için değerli olan şeyleri gösterecekir.
o Sanat eserleri: Pahalı, kaliteli? Bu kişinin sol beyni ile ilgili pek çok şeyi öğrenebilirsiniz…
o Masa üstü nesneler: İlgisini çeken her şey bu masanın üzerinde duruyor olacaktır. Örneğin konuyu yumuşatmanız gerekiyorsa sevdiği bir şeyi bulup konuyu onunla açmanız hoş olabilir…
o Bitkiler / çiçekler: Neler var? Canlı çiçek bulundurmak çoğunlukla sevecen ve merhametli bir kişinin ifadesi olacaktır
Ev insanın kendisini yansıtır. Birinin evine girdiğinizde tabiî ki en ücra köşe bucakları gezmenize gerek yok, rahatça girebildiğiniz salon, banyo veya mutfak size yeterince bilgi verecektir.
• Komşular: ev nerede? İyi bir mahalle mi yoksa şehrin içinde küçük bir ev mi? Çocukları var ve çocuklar için oyun alanları var mı? Bu kişinin hayata nasıl yaklaştığının en net ifadesi olabilir
• İç / dış: Evin içi ve dışı uyumlu mu? Örneğin çok iyi bir yerde çok kötü ve bakımsız bir evde yaşıyor olabilir. Bu o kişinin gösterişe düşkün olduğunu gösterebilir
• Duygular: Eve girdiğinizde duygularınızla yol alın. Onlar çok şey söyleyecektir…
o Odayı dinle: Ede oturan kişi nasıl müzikler dinliyor, neleri seyrediyor? Hoşlandığı müzik tarzı nedir gibi bilgiler o kişi hakkında size pek çok bilgi verecektir. (Benim yan komşum ne zaman bana uğrasa gözünü seyrettiğim filmden alamıyor. Bu da benim ilginç gözlemim…)
o Odayı kokla: Nasıl kokuyor? Hoş ve hoş olmayan kokulara dikkat edin. Mesela o kişi bir hastalık nedeniyle sıkıntı çekiyorsa evde ilaç konusu almanız muhtemeldir… İyi kokan evlerde oturan kişiler genelde başkalarının düşünen, becerikli ve duyarlı insanlardır…
o Odaya dokun: Mobilyalar rahat mı? Pratik mobilyalar mı var? Mekan genel olarak rahat mı?
Araçlar, pek çok insan için karizma nedenidir sahip olduğu araç… Spor araba, aile arabası, pratik araba, pahalı ve lüks bir araba mı? O kişi için neyin önemli olduğunu söyleyecektir bizlere…
• Kullanılan aksesuarlar sahibi hakkında doğrudan bilgi verecektir, bir futbol fanatiği veya teknoloji ile yüklenmiş araca binmiş olabilirsiniz…
• Düzenli araba bakımı yapılmış bir araçta, aynı şekilde kişinin kıyafetleri de düzgün olacaktır. Tertipli, düzenli ve ayrıntılara duyarlı bir kişidir. Tabiî ki bu çocuksuz kişiler için geçerli. Çocuklar ve ev hayvanlarında arabaları temiz tutmak çok zordur…
Sosyal çevre
Sosyal rolümüzün oynandığı yerdir. Alkolden hoşlanmayan bir buluşma yeri olarak ona uygun bir yer seçecektir veya iki cami hocasını bir barda oturup sohbet ederken kolay kolay göremezsiniz…
Bar / kafe / restoran: Arkadaşınız sizi pahalı bir restorana çağırıyorsa ya gelir durumu iyidir veya gösteriş yapmak istiyor olabilir. Ama aynı yere bir iş adamı toplantı yaparsa aynı şey düşünülmez. Kafeler pratik yerlerdir, arkadaşlar burada buluşuyorsa amaç muhtemelen sohbet etmektir…
Çevreyle değerlendirme:
Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim diye bir söz vardır ve çok doğrudur. Ancak birbirlerine düşünce olarak yakın insanlar yakın dururlar…
Coğrafi konum:
Pek çok davranış yetiştirilen bölgenin veya o an bulunduğu yere özgü bir durum olabilir. Örneğin Nişantaşı’nda sekerek yürüyen makyajlı ve iyi giyimli birinin Diyarbakır’da ana caddede aynı şekilde yürüdüğünü düşünün…
Gün, Saat ve Mevsim etkisi
Kışın birinin kıpkırmızı bir yüzle işe geldiğini canlandırın. Ben hemen hafta sonu kayağa mı gittin diye sorarım. Yazınsa bu soru hafta sonu havuza gittin galiba” ya dönüşür…
Veya sabah erken saatte bir arkadaşınızı arayıp uykulu sesini duyuyorsanız şaşırmazsınız ama öğleden sonra hala aynı sesi duyuyorsanız bir terslik var dersiniz…
İlk izleniminizde neler yakaladınız?
Duruma uygunsuzluklar! (Matemde kırmızı dekolte giymiş bir kadın, iş yerinde spor kıyafetle gelmiş bir kişi…) Bunların nedenleri:
• Sağduyu yoksunluğu
• Kendine dönük, başkalarına duyarsız
• İsyankar
• Eğitilmemiş
• Taklit
• Rahatlık
• Uygun giysisi yok
Fiziksel görünüş – fiziksel karakteristikler
• Süs (erkek için fazla, kadın için fazla veya yok?)
• Makyaj (abartı, uygunsuz?)
• Takılar (kıyafete uymayan veya aşırı)
• Giyim kuşam (duruma uygunsuz, dekolte, kaliteli vb?)
• Bedenle oynama (dövmeler, estetik ameliyatlar?)
• Hijyen (kendine özenli, bakımlı, iyi kokan, temiz olmayan?)
Saçlar kadın ve erkek için farklı şeyleri ifade eder. Kısa saç pratikliği, erkekler için ordu veya memur olarak çalıştığını gösterebilir. Kadınlar için sürekli bakımlı saçlar dikkat çekici olabilir. Örneğin pazar pikniğinde gördüğünüzde…
Davranışları değerlendirirken kişinin o günkü moduna bağlı olduğunu unutmayın. Belki o gün gerçekten zor bir gün geçirmiş olabilir ve bu yüzden ters davranıyordur…
İnsanlar çoğunlukla olumsuz duygularını, üzüntülerini kızgınlıklarını saklama eğilimindedirler. Size kırgın veya kızgın birini bir şeye ikna etmeye çalışıyorsanız boşuna uğraşıyor olabilirsiniz.
Beden dili çok şey ifade eder:
• Dürüst olma veya olmama: Normal dışı davranışlara sapıldığında, örneğin normal hızda konuşan birisi bir anda hızlı konuşmaya başlarsa veya size bakmadan konuşmaya başlarsa bu onun o an için dürüst olmadığını gösteriyor olabilir.
• Dikkat kesilmiş olma: Dikkat kesilmiş biri bir yere odaklanır, kaşları çatılır..
• Sıkıntı: Yerine duramaz, hemen kalkıp gitmek ister, eli kolu durmadan oynar
• Öfke: Yumruklar sıkılı ve beden bir kavgaya girecek gibi gergin. Yüzünüze bakmıyor ve hemen oradan uzaklaşmak istiyor
• Düş kırıklığı: Karşı çıkan veya kabullenmiş bir düş kırıklığı olabilir. Babasının araba almasını reddettiği genç bir çocuğu düşününün... Karşı çıkma da eller sıklıkla kullanılır, göz teması devam eder, teslimiyetçi bir düş kırıklığında iç çekme hızlı nefes alıp verme, başa veya kalçalar konan eller temel ifadelerdir…
• Bunalım: Yığıntının görüntüsü nasıl olursa karşılaştığınız kişinin görüntüsü de böyle olacaktır. İştahsız, yalnız kalan veya takılan, düşük konsantrasyonu olan, odaklanamayan ve yere bakan gözler en temel ifadeleridir
• Üzüntü: Gözyaşlarını gördüğünüzde emin olabilirsiniz, uyuşukluk, ehliyetsizlik, ilgisizlik, ayrı durma ve kafa karışıklığı gibi belirtileri de vardır.
• Kararsızlık: Bir o yana bir bu yana sallanma, gözlerde dahil bedenin sabit durmaması, bir şey söylemeden kapanan ağızlar…
• Sinirlilik: gerginlik, ileri bakan bakışlar, tempo tutmak, elleri sıkmak, tartışmak, asabiyetle gülmek gibi belirgin davranış göstergeleri vardır…
4 - ÇEVRE
Bir kişinin ofisine veya iş yerine girdiğinizde onun hakkında çok rahat ve pek çok bilgi alabilirsiniz. Temelde bakacağıznı en temel yerler:
• Komşular: İş yeri nerede? Pahalı bir semt, evine yakın, klasik ve rahat bir mahallede vb… Evine yakın ama genel iş çevresine uzak bir yer seçmenin pek çok nedeni olabilir. Bu kişi ailesini işine göre daha önemli tutuyor olabilir…
• Büro’da neler var? En kolay bakabileceğiniz ve gösteren malzemeler:
o Takvim: Pek çok ipucu verir. Doğa fotoğrafları, spor fotoğrafları veya aile üyelerinden oluşan bir takvim mi?
o Fotoğraflar: Kimler var, onun için değerli olan şeyleri gösterecekir.
o Sanat eserleri: Pahalı, kaliteli? Bu kişinin sol beyni ile ilgili pek çok şeyi öğrenebilirsiniz…
o Masa üstü nesneler: İlgisini çeken her şey bu masanın üzerinde duruyor olacaktır. Örneğin konuyu yumuşatmanız gerekiyorsa sevdiği bir şeyi bulup konuyu onunla açmanız hoş olabilir…
o Bitkiler / çiçekler: Neler var? Canlı çiçek bulundurmak çoğunlukla sevecen ve merhametli bir kişinin ifadesi olacaktır
Ev insanın kendisini yansıtır. Birinin evine girdiğinizde tabiî ki en ücra köşe bucakları gezmenize gerek yok, rahatça girebildiğiniz salon, banyo veya mutfak size yeterince bilgi verecektir.
• Komşular: ev nerede? İyi bir mahalle mi yoksa şehrin içinde küçük bir ev mi? Çocukları var ve çocuklar için oyun alanları var mı? Bu kişinin hayata nasıl yaklaştığının en net ifadesi olabilir
• İç / dış: Evin içi ve dışı uyumlu mu? Örneğin çok iyi bir yerde çok kötü ve bakımsız bir evde yaşıyor olabilir. Bu o kişinin gösterişe düşkün olduğunu gösterebilir
• Duygular: Eve girdiğinizde duygularınızla yol alın. Onlar çok şey söyleyecektir…
o Odayı dinle: Ede oturan kişi nasıl müzikler dinliyor, neleri seyrediyor? Hoşlandığı müzik tarzı nedir gibi bilgiler o kişi hakkında size pek çok bilgi verecektir. (Benim yan komşum ne zaman bana uğrasa gözünü seyrettiğim filmden alamıyor. Bu da benim ilginç gözlemim…)
o Odayı kokla: Nasıl kokuyor? Hoş ve hoş olmayan kokulara dikkat edin. Mesela o kişi bir hastalık nedeniyle sıkıntı çekiyorsa evde ilaç konusu almanız muhtemeldir… İyi kokan evlerde oturan kişiler genelde başkalarının düşünen, becerikli ve duyarlı insanlardır…
o Odaya dokun: Mobilyalar rahat mı? Pratik mobilyalar mı var? Mekan genel olarak rahat mı?
Araçlar, pek çok insan için karizma nedenidir sahip olduğu araç… Spor araba, aile arabası, pratik araba, pahalı ve lüks bir araba mı? O kişi için neyin önemli olduğunu söyleyecektir bizlere…
• Kullanılan aksesuarlar sahibi hakkında doğrudan bilgi verecektir, bir futbol fanatiği veya teknoloji ile yüklenmiş araca binmiş olabilirsiniz…
• Düzenli araba bakımı yapılmış bir araçta, aynı şekilde kişinin kıyafetleri de düzgün olacaktır. Tertipli, düzenli ve ayrıntılara duyarlı bir kişidir. Tabiî ki bu çocuksuz kişiler için geçerli. Çocuklar ve ev hayvanlarında arabaları temiz tutmak çok zordur…
Sosyal çevre
Sosyal rolümüzün oynandığı yerdir. Alkolden hoşlanmayan bir buluşma yeri olarak ona uygun bir yer seçecektir veya iki cami hocasını bir barda oturup sohbet ederken kolay kolay göremezsiniz…
Bar / kafe / restoran: Arkadaşınız sizi pahalı bir restorana çağırıyorsa ya gelir durumu iyidir veya gösteriş yapmak istiyor olabilir. Ama aynı yere bir iş adamı toplantı yaparsa aynı şey düşünülmez. Kafeler pratik yerlerdir, arkadaşlar burada buluşuyorsa amaç muhtemelen sohbet etmektir…
Çevreyle değerlendirme:
Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim diye bir söz vardır ve çok doğrudur. Ancak birbirlerine düşünce olarak yakın insanlar yakın dururlar…
Coğrafi konum:
Pek çok davranış yetiştirilen bölgenin veya o an bulunduğu yere özgü bir durum olabilir. Örneğin Nişantaşı’nda sekerek yürüyen makyajlı ve iyi giyimli birinin Diyarbakır’da ana caddede aynı şekilde yürüdüğünü düşünün…
Gün, Saat ve Mevsim etkisi
Kışın birinin kıpkırmızı bir yüzle işe geldiğini canlandırın. Ben hemen hafta sonu kayağa mı gittin diye sorarım. Yazınsa bu soru hafta sonu havuza gittin galiba” ya dönüşür…
Veya sabah erken saatte bir arkadaşınızı arayıp uykulu sesini duyuyorsanız şaşırmazsınız ama öğleden sonra hala aynı sesi duyuyorsanız bir terslik var dersiniz…
İnsanları Okumak - Bölüm 1

İNSANLARI OKUMAK 1 – Yazar: Jo-Ellan Dimitrius, Mark Mazzarella, Arıtan Yayınevi
Ağustos / 2001
(Özet uzun olduğu için bölümler halinde hazırladım. Keyifli okumalar)
Bu kitap daha iyi satış yapmak isteyen, ikna etmek isteyen veya eşini dostunun duygularını anlayıp onlara daha yakın olup, duygularını paylaşmak isteyen kişiler için hazırlanmış.
Yazar Amerika’da müvekkili için jüri üyesi seçimi yapıyormuş ve yıllardır biriktirdiği deneyimlerini bu kitapta aktarmış. (OJ Simson’un davasında da jüri üyesi seçimi yapmış) Haliyle çoğunlukla Amerikan kültürünü yansıtan düşünce ve davranışları anlatmış. Yine de bizim gibi TRT’nin amerikan filmleri kuşağı etkisiyle yetişmiş bir kuşak için bence faydalı ipuçları veriyor.
Kitap 7 ana bölümden oluşuyor:
Okumaya hazırlanmak, genel kalıplar, ilk izlenimleri değerlendirmek, çevre ile değerlendirmek, nasıl konuştuğu, nasıl göründüğünün (beden dili) okunması…
1 - HAZIRLIK
Gün 1’den hemen herkesi okumaya başlayacağınızı düşünmeyin. Hele ki sokaktan geçen tanımadığınız insanların akıllarından neler geçtiğini anlayabileceğinizi hiç düşünmeyin. Tek bir davranış veya tek bir söz yüzünden insanları hemen yargılayıp, etiket koymayın. Bunları yaparsanız ne olur? En basitinden çok şey kaçırmış olursunuz
Öncelikle amacımızı netleştirelim. Karşınızdaki kişiden ne bekliyorsunuz ki onu anlamaya, sözle dile getirmediği şeyleri anlamaya çalışıyorsunuz? Bu kişi bir iş anlaşmasının ucundaki kişi olabilir. O zaman sizin işinizle ilgili olan şeylere odaklanmanız ve onları anlamanız yeterli olacaktır. Ya da bu kişi eşiniz olabilir. O zamanda onun duygusal ifadelerini yakalamak belki çok daha fazla işinize yarayacaktır. Öncelikle ne aradığını belirleyin…
İnsanları anlamak için onlarla zaman geçirin. İlişkiyi derinleştirmek için onlarla telefonda konuşuyorsanız yüz yüze görüşmeye çalışın veya e-mail atmak yerine telefon edin veya en kötüsü haber göndereceğiniz yere yazın! Ancak bu şekilde ilişkinizi derinleştir ve davranışların altında yatan nedenleri anlayabilirsiniz.
Peki, karşı karşıya geldiğinizde insanları gerçekten dinliyor musunuz? Yoksa sadece dinliyor gibi yapıp önce kendinizi mi kandırıyorsunuz? Cevap vermeye çalışmadan önce durun ve dinleyin! Belki sizin söylediğini sandığınız şeyi söylemiyordur! Daha da kötüsü onu dinlerken objektif misiniz? Yoksa sizi duygularınız ve korkularınız mı yönlendiriyor. Şu noktalar objektifliği bozan noktalardır, bunlara dikkat edin:
• Duygusal bağlılık
• İhtiyaç hali
• Korku
• Savunma
Çoğu insan önce karşısındaki ona açılırsa açılır. İnsanlar kendilerine yakın olan kişilerle iletişim kurmaktan hoşlanır. Önce siz kapınızı açın, bakalım onlar size ne kadar yaklaşıyorlar…
Sonuç olarak sonsuza kadar verileri inceleyebilirsiniz ama bir karar verip uygulamanız gerekli. Yoksa anladıklarınızı doğru olup olmadığına emin olamazsınız
2 - KİŞİLİK KALIPLARI
Bir kişi ile ilk defa yüz yüze geldiniz. Değerlendirmek içinde uzun uzun zamanlarınız yoksa yapacağınız ilk şey size ilk çarpan özelliklerine konsantre olmaktır. Örneğin vücudunun rahatça görülebilen bir yerinde bir grubu ifade eden bir dövme varsa, grubun davranışını doğrudan benimsediğini düşünmek kolay olacaktır.
Yine de tek bir veriden hemen yargıya varmamakta fayda var. Gözlemleyin ve diğer gördükleriniz ilk yargınızı destekliyor mu karar verin. Bütüne bakmak sizin kurtarıcınız olacaktır.
Aykırılıkları yakalayın. Genel normlardan sapmalar o kişi hakkında bazı şeyleri rahat görmenize yardımcı olabilir.
Tüm bu gördükleriniz o anki ruh hali ile ilişki olabilir. Örneğin o gün üzücü haber almış bir kişi derbeder bir halde olabilir. Bu onun sürekli olarak bu şekilde olduğunu göstermez.
Bir diğer özellik de seçilebilen veya seçilemeyen özelliklerdir. Makyaj veya bir estetik ameliyat seçilebilen bir özelliktir ama bir sakatlık hali seçilemeyen bir özelliktir ve bunlar ayrı ayrı değerlendirilebilir.
Çabucak yargıya varmak zorundaysanız kitap size şu 3 rahatça kehanet edilebilir özeliklere bakmanızı öneriyor:
1- Merhamet
2- Sosyoekonomik geçmiş
3- Yaşamdan hoşnutluk
Devam edecek....
körler ve fil

David A. Schmaltz’ın “Körler ve Fil” kitabını okudum ve sizler için özetini çıkarmaya çalıştım.
Kitap, günümüzde proje yönetiminin geleneksel metotlarına sorgu ile yaklaşıyor ve gelişen farklı ürünler ve hizmetler için beklentileri ne denli karşıladığını sorguluyor. Bu kitabı projelerle ve proje yönetimi ile ilgilenen kişilerin okumasını öneririm.
Etkili proje yönetimi için Schmaltz ilk adım olarak “emin olduğunuz her şeyi sorgulayın!” diyor.
Daha sonra da “eski” geleneksel yöntemlerin “yeni” projelerinizde basitçe yönetilmesinin ne derece mümkün olduğunu sorguluyor. Şöyle ki:
— Yönetimler, sabit bir yön çizmekte ve herkesin bu yönde gitmesini beklemektedir
— Finans kaynakları, bütçeye uygun ve zamanında bir performans bekleyerek geleneksel başarı kriterine bağlı kalmaktadır
—Denetçiler, zaman içinde çıkabilecek değişimleri bilmelerine rağmen, proje başlangıcında ayrıntılı planlar hazırlanmasındaki ısrarlarını sürdürmektedirler
—Yöneticiler, projelerdeki ilerlemeyi adım, adım izlemekte ve ekiplerin önceden saptanan yöntemlerdeki en ufak bir sapmayı açıklamalarını talep etmektedirler
Schmaltz bu sorgulamaların sonunda yeterli ilerleme sağlanamadığını, düş kırıklıkları yaşandığını söylüyor ve işler yoluna oturmuyor, mevcut durum ağır basıyor. Kimi yazarlar da bu projeleri “hayırsız “ olarak nitelendiriyor. Böylece asıl nokta gözden kaçıyor.
Yine kitapta geçen James Thurber’in örneğinde; büyük babasının otomobille ilgili öyküsünü aktarıyor. Büyük babası arabayı bir tür at olarak görmüş; denetlenemez ve aptal bir at. Otomobilin emirlere uyarak kendiliğinden dönmeyeceğini, araların atlardan farklı bir yöntemle yönetileceğini asla öğrenememiş ve ölürken yaptığı kazalar hakkında “salak” arabayı suçlamıştır. Bu örnekten yola çıkarak yolunda gitmeyen bu projelere “hayırsız” demek projelere gerektiği gibi yaklaşamadığınızı gösterdiğini öne sürüyor.
Mesela:
- Araziyi incelemeden harita hazırlıyoruz
- Sanki bu haritalar kanılardan çok bilgiye dayanıyormuş gibi uygulamaya koyuyoruz
- Bu hayali haritaları izlemeye başkalarını zorluyoruz
- Başarıya ulaşmak için ödül vaat ediyoruz
- Hedeflerden şaşanları cezalandırıyoruz
Vaatlerimiz ve tehditlerimiz çok çeşitli insanlık dışı davranışın gerekçesi olduğunu savunuyor. Örneğin:
— Gerçek sadakatin göstergesi olan gönüllü özveriler bekliyoruz
— Bağlılık nişanesi olarak kesin itaat bekliyoruz
— Tedbirli davranmak adına başkalarından kuşkulanıyoruz
— İnsanları birlikte iş yapmaya yüreklendirecekmiş gibi zorluyoruz
—Sanki motivasyon sağlayacakmış gibi cezalandırma yöntemleri seçiyoruz
—Harekete geçmelerini sağlamak amacıyla “ayaklarını ateşe tutuyoruz”
Schmaltz’a göre bu taktikler projeni başarısından ziyade mutsuzluğa yol açıyor. Diyor ki:
“Hayırsız projelerdeki” ihaneti kendimiz yaratıyoruz. Bunu deneyimlerimizi sadece başarıyı engellemekle kalmayıp anlamsızlığı da beraberinde getiren biçimde yorumlayarak yapıyoruz. “Kendi anlamsız deneyimlerimi kendi başıma yaratıyorsam güçsüz bir kurban durumuna düşerim. Bu ihanetin bir başka yerden kaynaklandığına inandığım sürece çözüm için bitmez tükenmez arayış içinde olacağım kesindir. Bunun benden kaynaklandığını kabullenirsem, bu zor deneyimlerin üstesinden gelme gücüne sahip olabilirim.”
Ama üstesinden gelebilmek, geçmişte kendimi güçlü hissetmemizi sağlayan kimi kavramları bırakmamı gerektirir. Kendimizi ya da bir başkasını yol üstündeki tedirgin edici bilgilerle karşılamaktan korumamızı sağlayacak şekilde önceden plan yapmanın mümkün olmadığını kabullendiğimizde inançlarımız yerle bir olur. Yalnızca projenin planlandığı biçimde gerçekleşmeyeceğinden emin olabiliriz, ödüller vaat ederek de başarıyı garantileyemeyiz, sapmalar aslında zararlı olmak yerine anlamlı başarıların göstergesi olabilirler.
Projemiz öyle bir dünyada oluşmaktadır ki artık:
—Kişisel özveri başarısızlığı engellemez.
—Kesin itaat başarıyı sağlamaz
—Başarısızlık birinin güvenilir olmaması anlamına gelmez
—Zorlama yetenekleri gölgeler
—Cezalandırma yada teşvik motivasyon sağlamaz
Bu değişimlerin sizi endişelendirmesi ve ürkütmesi normaldir. Özgüvenden ve inançlardan sapmanın bizi ürkütmesi ve kafa karıştırmazı gerekir. Başka hangi deneyim bizi emin olduğumuz kesinliklere meydan okumaya hazırlayabilir.
Kitap, günümüzde proje yönetiminin geleneksel metotlarına sorgu ile yaklaşıyor ve gelişen farklı ürünler ve hizmetler için beklentileri ne denli karşıladığını sorguluyor. Bu kitabı projelerle ve proje yönetimi ile ilgilenen kişilerin okumasını öneririm.
Etkili proje yönetimi için Schmaltz ilk adım olarak “emin olduğunuz her şeyi sorgulayın!” diyor.
Daha sonra da “eski” geleneksel yöntemlerin “yeni” projelerinizde basitçe yönetilmesinin ne derece mümkün olduğunu sorguluyor. Şöyle ki:
— Yönetimler, sabit bir yön çizmekte ve herkesin bu yönde gitmesini beklemektedir
— Finans kaynakları, bütçeye uygun ve zamanında bir performans bekleyerek geleneksel başarı kriterine bağlı kalmaktadır
—Denetçiler, zaman içinde çıkabilecek değişimleri bilmelerine rağmen, proje başlangıcında ayrıntılı planlar hazırlanmasındaki ısrarlarını sürdürmektedirler
—Yöneticiler, projelerdeki ilerlemeyi adım, adım izlemekte ve ekiplerin önceden saptanan yöntemlerdeki en ufak bir sapmayı açıklamalarını talep etmektedirler
Schmaltz bu sorgulamaların sonunda yeterli ilerleme sağlanamadığını, düş kırıklıkları yaşandığını söylüyor ve işler yoluna oturmuyor, mevcut durum ağır basıyor. Kimi yazarlar da bu projeleri “hayırsız “ olarak nitelendiriyor. Böylece asıl nokta gözden kaçıyor.
Yine kitapta geçen James Thurber’in örneğinde; büyük babasının otomobille ilgili öyküsünü aktarıyor. Büyük babası arabayı bir tür at olarak görmüş; denetlenemez ve aptal bir at. Otomobilin emirlere uyarak kendiliğinden dönmeyeceğini, araların atlardan farklı bir yöntemle yönetileceğini asla öğrenememiş ve ölürken yaptığı kazalar hakkında “salak” arabayı suçlamıştır. Bu örnekten yola çıkarak yolunda gitmeyen bu projelere “hayırsız” demek projelere gerektiği gibi yaklaşamadığınızı gösterdiğini öne sürüyor.
Mesela:
- Araziyi incelemeden harita hazırlıyoruz
- Sanki bu haritalar kanılardan çok bilgiye dayanıyormuş gibi uygulamaya koyuyoruz
- Bu hayali haritaları izlemeye başkalarını zorluyoruz
- Başarıya ulaşmak için ödül vaat ediyoruz
- Hedeflerden şaşanları cezalandırıyoruz
Vaatlerimiz ve tehditlerimiz çok çeşitli insanlık dışı davranışın gerekçesi olduğunu savunuyor. Örneğin:
— Gerçek sadakatin göstergesi olan gönüllü özveriler bekliyoruz
— Bağlılık nişanesi olarak kesin itaat bekliyoruz
— Tedbirli davranmak adına başkalarından kuşkulanıyoruz
— İnsanları birlikte iş yapmaya yüreklendirecekmiş gibi zorluyoruz
—Sanki motivasyon sağlayacakmış gibi cezalandırma yöntemleri seçiyoruz
—Harekete geçmelerini sağlamak amacıyla “ayaklarını ateşe tutuyoruz”
Schmaltz’a göre bu taktikler projeni başarısından ziyade mutsuzluğa yol açıyor. Diyor ki:
“Hayırsız projelerdeki” ihaneti kendimiz yaratıyoruz. Bunu deneyimlerimizi sadece başarıyı engellemekle kalmayıp anlamsızlığı da beraberinde getiren biçimde yorumlayarak yapıyoruz. “Kendi anlamsız deneyimlerimi kendi başıma yaratıyorsam güçsüz bir kurban durumuna düşerim. Bu ihanetin bir başka yerden kaynaklandığına inandığım sürece çözüm için bitmez tükenmez arayış içinde olacağım kesindir. Bunun benden kaynaklandığını kabullenirsem, bu zor deneyimlerin üstesinden gelme gücüne sahip olabilirim.”
Ama üstesinden gelebilmek, geçmişte kendimi güçlü hissetmemizi sağlayan kimi kavramları bırakmamı gerektirir. Kendimizi ya da bir başkasını yol üstündeki tedirgin edici bilgilerle karşılamaktan korumamızı sağlayacak şekilde önceden plan yapmanın mümkün olmadığını kabullendiğimizde inançlarımız yerle bir olur. Yalnızca projenin planlandığı biçimde gerçekleşmeyeceğinden emin olabiliriz, ödüller vaat ederek de başarıyı garantileyemeyiz, sapmalar aslında zararlı olmak yerine anlamlı başarıların göstergesi olabilirler.
Projemiz öyle bir dünyada oluşmaktadır ki artık:
—Kişisel özveri başarısızlığı engellemez.
—Kesin itaat başarıyı sağlamaz
—Başarısızlık birinin güvenilir olmaması anlamına gelmez
—Zorlama yetenekleri gölgeler
—Cezalandırma yada teşvik motivasyon sağlamaz
Bu değişimlerin sizi endişelendirmesi ve ürkütmesi normaldir. Özgüvenden ve inançlardan sapmanın bizi ürkütmesi ve kafa karıştırmazı gerekir. Başka hangi deneyim bizi emin olduğumuz kesinliklere meydan okumaya hazırlayabilir.
Beyninizi Genç Tutmak İçin Yenilikçi Bir Strateji

Neredeyse herkes orta yaşa ulaşmadan önce hafıza kaybının bir çeşidiyle mücadele eder. Hafıza kaybı yaşlanmanın kaçınılmaz sonucu değildir diyor “Hafızanın Kutsal Kitabı”nı yazan Dr. Gara Small. Bunun için gerekli olan bilgiyi de veriyor. Hafıza performansımızı hemen geliştirilebilir ve gelecekteki hafıza gerilemesini uzak tutabilir hatta önleyebiliriz. Kitaptaki bölümler kısaca şöyle
1. Düşündüğünüzden daha fazla kontrol imkânımız var
Beynimiz gerçekten yaşlanıyor mu? Yazar beyinin yaşlanmasıyla savaşmak için asla çok geç ve çok erken değildir diyor. Beyinlerimiz gençleşmez ama iyileşebilir!
2.Mevcut hafızanın ölçümü
Bir hafıza antrenmanı programına başlamak ve mantıklı hedefler koymak için mevcut nesnel ve öznel hafıza yeteneklerimizi ölçmemiz gerekir. Bunlarla ilgili testler kitapta yer almaktadır.
3.Bak, resmini çek, bağlantı kur: üç temel hafıza antrenman becerisi
Öğrenmek istediğiniz şeyi aktif olarak gözlemleyin. Hatırlamak istediğiniz görsel bilginin zihinsel bir resmini yaratın. Resimlere kişisel anlam vermek için ayrıntılar ekleyin. İlk imgeden başlayarak sonraki ile ilişkili olan imgelerle hatırlanacak şeyleri bir zincir içinde ilişkilendirin.
4.Stresi en aza indirin
Çoğumuzun yoğun, yaşamlarımızda yaşadığımız stresi azaltmak ve idare etmek muhtemel beyin yaşlanmasını yavaşlatır.
5.Zihinsel aerobik ile form tutun
Kendimize uygun zorluk derecesinden başlamak önemlidir. Hafıza değerlendirmesindeki puanları zorluk derecesini belirleyecektir. Kitapta bunla ilgili pek çok antrenman var.
6.Hafıza becerilerinizi temelin ötesinde geliştirin
Bak,resmini çek,bağlantı kur çabuk hafıza sonuçları sağlasa da çoğumuz bu beceriyi daha ileri taşımak isteyebiliriz.Uygulamak ve kullanmak isteyebileceğiniz daha ileri hafıza antrenmanları kitapta yer alıyor.
7.Sağlıklı besin diyetine hemen başlayın
Sağlıklı besin diyetine ne kadar erken başlarsak faydalarını o kadar çok toplarız. Kitapta bu diyetle ilgili pek çok bilgi, tarif ve yöntemler var.
8.Beyninizi koruyan bir yaşam tarzı seçin
Doğru şekilde yaşlanıp yaşlanmadığımız büyük ölçüde günlük yaşam tercihlerimizden ve onları yaşadığımız çevreye bağlıdır. Yaşam tarzı ve çevresel faktörler genetik faktörlerden
bir kademe daha önemlidir.
9.İlaçlar hakkında bilgilenin
Önümüzdeki on yıl yeni bilimsel teknolojiler ve eczacılık keşifleri ortaya çıkmaya devam ettikçe beyin yaşlanmasına karşı daha etkili adımlar atılacaktır.Bu ilaçlardan bilgili şekilde
yararlanmalıyız
10.İlk dokuz bölümü unutmayın!
1. Düşündüğünüzden daha fazla kontrol imkânımız var
Beynimiz gerçekten yaşlanıyor mu? Yazar beyinin yaşlanmasıyla savaşmak için asla çok geç ve çok erken değildir diyor. Beyinlerimiz gençleşmez ama iyileşebilir!
2.Mevcut hafızanın ölçümü
Bir hafıza antrenmanı programına başlamak ve mantıklı hedefler koymak için mevcut nesnel ve öznel hafıza yeteneklerimizi ölçmemiz gerekir. Bunlarla ilgili testler kitapta yer almaktadır.
3.Bak, resmini çek, bağlantı kur: üç temel hafıza antrenman becerisi
Öğrenmek istediğiniz şeyi aktif olarak gözlemleyin. Hatırlamak istediğiniz görsel bilginin zihinsel bir resmini yaratın. Resimlere kişisel anlam vermek için ayrıntılar ekleyin. İlk imgeden başlayarak sonraki ile ilişkili olan imgelerle hatırlanacak şeyleri bir zincir içinde ilişkilendirin.
4.Stresi en aza indirin
Çoğumuzun yoğun, yaşamlarımızda yaşadığımız stresi azaltmak ve idare etmek muhtemel beyin yaşlanmasını yavaşlatır.
5.Zihinsel aerobik ile form tutun
Kendimize uygun zorluk derecesinden başlamak önemlidir. Hafıza değerlendirmesindeki puanları zorluk derecesini belirleyecektir. Kitapta bunla ilgili pek çok antrenman var.
6.Hafıza becerilerinizi temelin ötesinde geliştirin
Bak,resmini çek,bağlantı kur çabuk hafıza sonuçları sağlasa da çoğumuz bu beceriyi daha ileri taşımak isteyebiliriz.Uygulamak ve kullanmak isteyebileceğiniz daha ileri hafıza antrenmanları kitapta yer alıyor.
7.Sağlıklı besin diyetine hemen başlayın
Sağlıklı besin diyetine ne kadar erken başlarsak faydalarını o kadar çok toplarız. Kitapta bu diyetle ilgili pek çok bilgi, tarif ve yöntemler var.
8.Beyninizi koruyan bir yaşam tarzı seçin
Doğru şekilde yaşlanıp yaşlanmadığımız büyük ölçüde günlük yaşam tercihlerimizden ve onları yaşadığımız çevreye bağlıdır. Yaşam tarzı ve çevresel faktörler genetik faktörlerden
bir kademe daha önemlidir.
9.İlaçlar hakkında bilgilenin
Önümüzdeki on yıl yeni bilimsel teknolojiler ve eczacılık keşifleri ortaya çıkmaya devam ettikçe beyin yaşlanmasına karşı daha etkili adımlar atılacaktır.Bu ilaçlardan bilgili şekilde
yararlanmalıyız
10.İlk dokuz bölümü unutmayın!
Peynirimi Kim Kaptı?
Bende yakın zamanda okuduğum bir kitabın özetini sizlerle paylaşmak istedim.
Bu kitabı Bilgi üni. ders verirken Tufan Darbaz önermişti. Ben de sizlere önermekten çekinmeyeceğim ;)
" Peynirimi Kim Kaptı?" kitabı kısa ama öz bir kitap. Okumak yarım saatinizi bile almıyor ama sanırım içindekileri hazmetmek için bundan fazlasına ihtiyacınız var.
Hikayede 4 ana karakter var. İki fare ve iki insan. Bu karakterler bir labirent içinde yaşıyorlar ve tek görevleri var: peynir istasyonlarını bulup, peynirleri tüketmek.
Her sabah eşofmanlarını ve ayakkabılarını giyip labirent içinde koşarak peynir arıyorlar ve sonunda bir gün peynir istasyonunu buluyorlar. Peynir istasyonundaki peynir o kadar çok ki insanlar ayakkabılarını ve eşofmanlarını bir kenara atıp, istasyona taşınıp, orada yaşamaya başlıyorlar. Farelerse ayakkabılarını boyunlarını asıp peynirlerden yemeğe devam ediyorlar. Herkes çok mutlu...
Sonra bir sabah kalktıklarında peynirin tükenmiş olduğunu görüyorlar. Fareler tekrar ayakkabılarını giyip yeni peynir aramaya girişiyorlar. İnsanlarsa peynirlerini birinin aldığı sanıp duvar delip, yer kazıyorlar. Bir süre sonra peyniri bulamayınca da onun birinin aldığını ve eninde sonunda getireceğini düşünüp beklemeye başlıyorlar. (Haliyle hiç kimse bir şey getirmiyor)
En sonunda insanlardan biri bizde gidip arasak mı dediğinde diğeri onun gözünü korkutuyor. Labirent tehlikelerle dolu bir yer, burada kalmalılar ve peynirlerini beklemeliler. Bir süre daha dayandıktan sonra artık dayanamıyor ve oradan ayrılıyor.
Labirent içinde peyniri aradıkça fark ediyor ki peyniri aramak peyniri tüketmekten daha zevkli oluyor. Bu ona heyecan ve bir amaç veriyor.
Bir peynir istasyonu bulsa bile sürekli olarak ne kadar peynirinin kaldığını, peynirinin bozulup bozulmadığını, çevredeki diğer peynir istasyonlarının nerede oldukları ve hangi peynirin daha kaliteli olduğunu da araştırmaya başlıyor ve ayakkabılarını hiç bir zaman yanından ayırmıyor.
Diğer arkadaşımı mı... Onun bir gün kendisine katılmasını umuyor....
Kitap ne mi veriyor? Kendi adıma şunu söyleyeyim. Bazen yaptığımız işte mükemmel bile olsak, oradaki yeni fırsatların, karın ve olasılıkların azaldığını göremeyecek kadar körleşebiliriz. Bir konudaki uzmanlığımı bizim için avantaj değil de dezavantaj olabilir. Bu nedenle çevremizde neler oluyor, dünya nereye doğru gidiyor her zaman için kulaklarımızı ve gözlerimizi açmalıyız.
Herhangi bir iş alanında veya görevde tırnaklarımızı oraya geçirip sıkı sıkı tutunmak sanki gerekli bir şey gibi görünsede, bu çok doğru olmayabilir. Yeniliklerden ne kadar korksak da her zaman önümüzü açık tutmalıyız. Fırsatlar esnek olup, adapte olabilenler içindir...
Kitabı tavsiye ederim, hayatınıza renk katması için.
Bu kitabı Bilgi üni. ders verirken Tufan Darbaz önermişti. Ben de sizlere önermekten çekinmeyeceğim ;)
" Peynirimi Kim Kaptı?" kitabı kısa ama öz bir kitap. Okumak yarım saatinizi bile almıyor ama sanırım içindekileri hazmetmek için bundan fazlasına ihtiyacınız var.Hikayede 4 ana karakter var. İki fare ve iki insan. Bu karakterler bir labirent içinde yaşıyorlar ve tek görevleri var: peynir istasyonlarını bulup, peynirleri tüketmek.
Her sabah eşofmanlarını ve ayakkabılarını giyip labirent içinde koşarak peynir arıyorlar ve sonunda bir gün peynir istasyonunu buluyorlar. Peynir istasyonundaki peynir o kadar çok ki insanlar ayakkabılarını ve eşofmanlarını bir kenara atıp, istasyona taşınıp, orada yaşamaya başlıyorlar. Farelerse ayakkabılarını boyunlarını asıp peynirlerden yemeğe devam ediyorlar. Herkes çok mutlu...
Sonra bir sabah kalktıklarında peynirin tükenmiş olduğunu görüyorlar. Fareler tekrar ayakkabılarını giyip yeni peynir aramaya girişiyorlar. İnsanlarsa peynirlerini birinin aldığı sanıp duvar delip, yer kazıyorlar. Bir süre sonra peyniri bulamayınca da onun birinin aldığını ve eninde sonunda getireceğini düşünüp beklemeye başlıyorlar. (Haliyle hiç kimse bir şey getirmiyor)
En sonunda insanlardan biri bizde gidip arasak mı dediğinde diğeri onun gözünü korkutuyor. Labirent tehlikelerle dolu bir yer, burada kalmalılar ve peynirlerini beklemeliler. Bir süre daha dayandıktan sonra artık dayanamıyor ve oradan ayrılıyor.
Labirent içinde peyniri aradıkça fark ediyor ki peyniri aramak peyniri tüketmekten daha zevkli oluyor. Bu ona heyecan ve bir amaç veriyor.
Bir peynir istasyonu bulsa bile sürekli olarak ne kadar peynirinin kaldığını, peynirinin bozulup bozulmadığını, çevredeki diğer peynir istasyonlarının nerede oldukları ve hangi peynirin daha kaliteli olduğunu da araştırmaya başlıyor ve ayakkabılarını hiç bir zaman yanından ayırmıyor.
Diğer arkadaşımı mı... Onun bir gün kendisine katılmasını umuyor....
Kitap ne mi veriyor? Kendi adıma şunu söyleyeyim. Bazen yaptığımız işte mükemmel bile olsak, oradaki yeni fırsatların, karın ve olasılıkların azaldığını göremeyecek kadar körleşebiliriz. Bir konudaki uzmanlığımı bizim için avantaj değil de dezavantaj olabilir. Bu nedenle çevremizde neler oluyor, dünya nereye doğru gidiyor her zaman için kulaklarımızı ve gözlerimizi açmalıyız.
Herhangi bir iş alanında veya görevde tırnaklarımızı oraya geçirip sıkı sıkı tutunmak sanki gerekli bir şey gibi görünsede, bu çok doğru olmayabilir. Yeniliklerden ne kadar korksak da her zaman önümüzü açık tutmalıyız. Fırsatlar esnek olup, adapte olabilenler içindir...
Kitabı tavsiye ederim, hayatınıza renk katması için.
Kişisel hedef belirleme
Profil International insan kaynakları yönetimi firmasının ortaklarından Ayşe Öztuna'nın tekadres sitesinde yayınlanan kişisel hedef belirleme ile ilgili bir yazısını sizinle paylaşmak istedim.
2007’nin Hayatımızın En Güzel Yılı Olması İçin...
Her sene yeni yıla girerken hepimizin hedefleri olur ve hayatımızda bir çok şeyi değiştirmek, geliştirmek için kararlar alırız. Fakat bu gelişimleri ve değişimleri gerçekleştirebilecek tek kişi olan kendimizi değiştirmedikçe bir de bakarız ki hedeflerimizin bir çoğu daha Şubat ayında rafa kalkmış ve eski alışkanlıklarımızla sürdürdüğümüz hayatımız bir önceki yıldan farksız akıp gitmekte... Peki bu yılın diğerlerinden farklı olması ve hayallerimizi gerçekleştirmemiz, hedeflerimize ulaşmamız nasıl mümkün olabilir?

Öncelikle her şeyin güçlü bir niyetle başladığı gerçeğini kabul etmekte fayda var... Bu yılı belki de şu ana kadar yaşadığımız hayatımızın en iyi, en parlak, en mutlu yılı yapmaya, kendimizi tüm içtenliğimizle ifade edebildiğimiz ve yıllardır olmak istediğimiz insan olmaya, her sabah tutkuyla ve heyecanla güne başlamaya, her dakikayı keyifle, dolu dolu ve tanımladığımız en önemli amacımıza yönelik yaşamaya kararlı mıyız? Buna niyetimizi öncelikle tüm samimiyetimizle ortaya koyabilir miyiz? “Niyet” kendi kendimize söz vermek ve içimize günlük hayatımızda bizi yönlendirecek bir pusula yerleştirmek gibidir... Tabii kritik olan, hedeflerimize ulaşmamız ve arzu ettiğimiz gelişimi gerçekleştirmemiz için, istisnasız her gün bilinçle ortaya koyduğumuz niyetimizi azim, içten bir bağlılık ve disiplinle takip etmemiz gerekmekte olduğunu unutmamamız! Peki nasıl gerçekleştireceğiz bu hayallerimizi süsleyen yılı yaşama planımızı? Bu bilinçli niyeti içimize yerleştirmek için de yine bilinçli bir çaba sarfetmek gerektiği oldukça net herhalde çoğumuz için... Araştırmalar bir alışkanlığı ve davranışı değiştirmenin yirmisekiz gün alacağını söylüyor. Aynı şekilde bilinçli niyetimizi, gizli pusulamızı içimize yerleştirmenin de sadece yılbaşı gecesi dileklerimizle mümkün olmadığı yıllardır gerçekleşmeyen planlarımızı düşündüğümüzde net olarak görülmekte... Bu da zaten uzun zamandır çoğumuza artık bazı şeylerin farklı şekilde yapılması gerektiğini düşündürüyor olabilir! Her gün sabah ve akşam en az üç dakika niyetimize odaklanarak, gün içinde de niyetimizi hatırlatacak şeylere birkaç dakikamızı olsun ayırarak ciddi mesafe katedebileceğinizi söylesek acaba ilginizi çeker miydi ?
Eğer bu yıl hayallerimizi gerçekleştirmeye niyet ettiysek artık mutluluk için ön şartın da sorumluluğunu taşımanın zamanı gelmiş demektir! Nasıl mı? Belli bir miktar param olduğunda... Bir ev aldığımda... Okulu bitirdiğimde... İdeal kiloma indiğimde... İşe girdiğimde... gibi çeşitli koşullara bağlı ertelemenin aslında mutluluğumuzu da, hayallerimizi de ertelerken bizim anın gerçekliğini yaşamamızı da engellediğini anlamamızda büyük fayda var. Bu hayallere başka bir bakış açısıyla yaklaşmak, arkasında koştuğumuz şeyi yakaladığımızda ne hissedeceğimizi anlamak bizim aslında aradığımızın bir amaç veya bir sonuç olmadığını bir duygu olduğunu fark etmemizi sağlayacaktır. “Mutlu olmak” dediğimiz “sonuç” gerçekte nedir? Kendimizi sevilmiş, desteklenmiş, onaylanmış, ilgilenilmiş, güvende, değerli, güçlü, önemli, özel hissetmek midir? Bunu anlayabilmek için kendimize “hayallerime ulaştığımda nasıl hissedeceğimi düşünüyorum?” diye soralım. Bu noktada en belirleyici olan hayallerimizi bizden uzakta ve gelecekte gerçekleşebilecek güzel günler olmaktan çıkarıp, adeta gerçekleşmiş gibi hissedebilmek çünkü hayallerimizi gerçek yapabilmek için onlara inanmamız, inanmamız için de bilincimizin, bilinçaltımızın hatta tüm “hücrelerimizin” en derinliklerine kadar onlara ulaşmanın vereceği duyguyu işlememiz, yerleştirmemiz gerekmekte...
Bunu gerçekleştirdiğimizde kendimize soracağımız diğer soru: “Bu hayali gerçekleştirmek için hangi niteliklerimi geliştirmeliyim? Nasıl bir insan bunu kolaylıkla yapabilir?” olmalıdır. Hayalimizi gerçekleştirmek için hangi niteliklere sahip olmamız gerektiğini belirlediğimiz nokta da geriye sadece bu nitelikleri geliştirmek için gereken adımları atmak kalıyor. Örneğin en büyük arzunuz kendinize, ailenize, işe ve eğlenceye zaman ayırabileceğiniz dengeli bir yaşamsa, acaba geliştirmeniz gereken yeni yaklaşım daha planlı olmayı, daha disiplinli olmayı, belli önceliklerini tanımlamış olmayı ve bazen de “hayır” diyebilmeyi içeriyor mu? Her gün “davranışlarımızı geliştirdiğimiz” farkındalığı ile bu kritik olduğunu gördüğümüz niteliklerimizi beslediğimizde doğal olarak gitmek istediğimiz yöne doğru daha hızlı yol almak mümkün olabilir, değil mi?
Peki geçen sene de hedeflediğimiz bu hayallerimize neden kavuşamadık? Bu yıl hayallerimizi gerçekleştirmek için bizi nelerin engellediğini bilmemiz, bizi sınırlayan ve kendimizi iyi hissetmekten alıkoyan her ne ise bunun tam tersi bir niteliği bilinçli bir tercihle oluşturmamız gerçek farkı yaratabilir. Bizi engelleyen davranışlar herkes için farklı olsa da bazı alışkanlıklarımız var ki bir çoğumuzun ortaklaşa düştüğü tuzakların başında geliyor.
Bu yıl belki hayal bile edemediğimiz kadar güzel bir yılı yaşamamız için geliştirebileceğimiz tek şey olan kendimizi geliştirerek hayatımızın her anına bol “artı değer”ler katabilmeyi diliyoruz.
Ayşe Öztuna
Kurucu Ortak
Profil International
Kaynak:
Perspektifler sayfası: http://www.tekadres.com/Public/WebPages/Pages.aspx?pgId=18
http://www.profilinternational.com
Profil International 1991 yılından beri insan kaynakları yönetim danışmanlığı yapmaktadır. Özellikle orta ve üst düzey yönetici seçme ve yerleştirme ve organizasyonel gelişim konusunda uluslararası ve büyük Türk firmaları ile 16 yıldır işbirliği yapmaktadır.
2007’nin Hayatımızın En Güzel Yılı Olması İçin...
Her sene yeni yıla girerken hepimizin hedefleri olur ve hayatımızda bir çok şeyi değiştirmek, geliştirmek için kararlar alırız. Fakat bu gelişimleri ve değişimleri gerçekleştirebilecek tek kişi olan kendimizi değiştirmedikçe bir de bakarız ki hedeflerimizin bir çoğu daha Şubat ayında rafa kalkmış ve eski alışkanlıklarımızla sürdürdüğümüz hayatımız bir önceki yıldan farksız akıp gitmekte... Peki bu yılın diğerlerinden farklı olması ve hayallerimizi gerçekleştirmemiz, hedeflerimize ulaşmamız nasıl mümkün olabilir?

Öncelikle her şeyin güçlü bir niyetle başladığı gerçeğini kabul etmekte fayda var... Bu yılı belki de şu ana kadar yaşadığımız hayatımızın en iyi, en parlak, en mutlu yılı yapmaya, kendimizi tüm içtenliğimizle ifade edebildiğimiz ve yıllardır olmak istediğimiz insan olmaya, her sabah tutkuyla ve heyecanla güne başlamaya, her dakikayı keyifle, dolu dolu ve tanımladığımız en önemli amacımıza yönelik yaşamaya kararlı mıyız? Buna niyetimizi öncelikle tüm samimiyetimizle ortaya koyabilir miyiz? “Niyet” kendi kendimize söz vermek ve içimize günlük hayatımızda bizi yönlendirecek bir pusula yerleştirmek gibidir... Tabii kritik olan, hedeflerimize ulaşmamız ve arzu ettiğimiz gelişimi gerçekleştirmemiz için, istisnasız her gün bilinçle ortaya koyduğumuz niyetimizi azim, içten bir bağlılık ve disiplinle takip etmemiz gerekmekte olduğunu unutmamamız! Peki nasıl gerçekleştireceğiz bu hayallerimizi süsleyen yılı yaşama planımızı? Bu bilinçli niyeti içimize yerleştirmek için de yine bilinçli bir çaba sarfetmek gerektiği oldukça net herhalde çoğumuz için... Araştırmalar bir alışkanlığı ve davranışı değiştirmenin yirmisekiz gün alacağını söylüyor. Aynı şekilde bilinçli niyetimizi, gizli pusulamızı içimize yerleştirmenin de sadece yılbaşı gecesi dileklerimizle mümkün olmadığı yıllardır gerçekleşmeyen planlarımızı düşündüğümüzde net olarak görülmekte... Bu da zaten uzun zamandır çoğumuza artık bazı şeylerin farklı şekilde yapılması gerektiğini düşündürüyor olabilir! Her gün sabah ve akşam en az üç dakika niyetimize odaklanarak, gün içinde de niyetimizi hatırlatacak şeylere birkaç dakikamızı olsun ayırarak ciddi mesafe katedebileceğinizi söylesek acaba ilginizi çeker miydi ?
Eğer bu yıl hayallerimizi gerçekleştirmeye niyet ettiysek artık mutluluk için ön şartın da sorumluluğunu taşımanın zamanı gelmiş demektir! Nasıl mı? Belli bir miktar param olduğunda... Bir ev aldığımda... Okulu bitirdiğimde... İdeal kiloma indiğimde... İşe girdiğimde... gibi çeşitli koşullara bağlı ertelemenin aslında mutluluğumuzu da, hayallerimizi de ertelerken bizim anın gerçekliğini yaşamamızı da engellediğini anlamamızda büyük fayda var. Bu hayallere başka bir bakış açısıyla yaklaşmak, arkasında koştuğumuz şeyi yakaladığımızda ne hissedeceğimizi anlamak bizim aslında aradığımızın bir amaç veya bir sonuç olmadığını bir duygu olduğunu fark etmemizi sağlayacaktır. “Mutlu olmak” dediğimiz “sonuç” gerçekte nedir? Kendimizi sevilmiş, desteklenmiş, onaylanmış, ilgilenilmiş, güvende, değerli, güçlü, önemli, özel hissetmek midir? Bunu anlayabilmek için kendimize “hayallerime ulaştığımda nasıl hissedeceğimi düşünüyorum?” diye soralım. Bu noktada en belirleyici olan hayallerimizi bizden uzakta ve gelecekte gerçekleşebilecek güzel günler olmaktan çıkarıp, adeta gerçekleşmiş gibi hissedebilmek çünkü hayallerimizi gerçek yapabilmek için onlara inanmamız, inanmamız için de bilincimizin, bilinçaltımızın hatta tüm “hücrelerimizin” en derinliklerine kadar onlara ulaşmanın vereceği duyguyu işlememiz, yerleştirmemiz gerekmekte...
Bunu gerçekleştirdiğimizde kendimize soracağımız diğer soru: “Bu hayali gerçekleştirmek için hangi niteliklerimi geliştirmeliyim? Nasıl bir insan bunu kolaylıkla yapabilir?” olmalıdır. Hayalimizi gerçekleştirmek için hangi niteliklere sahip olmamız gerektiğini belirlediğimiz nokta da geriye sadece bu nitelikleri geliştirmek için gereken adımları atmak kalıyor. Örneğin en büyük arzunuz kendinize, ailenize, işe ve eğlenceye zaman ayırabileceğiniz dengeli bir yaşamsa, acaba geliştirmeniz gereken yeni yaklaşım daha planlı olmayı, daha disiplinli olmayı, belli önceliklerini tanımlamış olmayı ve bazen de “hayır” diyebilmeyi içeriyor mu? Her gün “davranışlarımızı geliştirdiğimiz” farkındalığı ile bu kritik olduğunu gördüğümüz niteliklerimizi beslediğimizde doğal olarak gitmek istediğimiz yöne doğru daha hızlı yol almak mümkün olabilir, değil mi?
Peki geçen sene de hedeflediğimiz bu hayallerimize neden kavuşamadık? Bu yıl hayallerimizi gerçekleştirmek için bizi nelerin engellediğini bilmemiz, bizi sınırlayan ve kendimizi iyi hissetmekten alıkoyan her ne ise bunun tam tersi bir niteliği bilinçli bir tercihle oluşturmamız gerçek farkı yaratabilir. Bizi engelleyen davranışlar herkes için farklı olsa da bazı alışkanlıklarımız var ki bir çoğumuzun ortaklaşa düştüğü tuzakların başında geliyor.
Bu yıl belki hayal bile edemediğimiz kadar güzel bir yılı yaşamamız için geliştirebileceğimiz tek şey olan kendimizi geliştirerek hayatımızın her anına bol “artı değer”ler katabilmeyi diliyoruz.
Ayşe Öztuna
Kurucu Ortak
Profil International
Kaynak:
Perspektifler sayfası: http://www.tekadres.com/Public/WebPages/Pages.aspx?pgId=18
http://www.profilinternational.com
Profil International 1991 yılından beri insan kaynakları yönetim danışmanlığı yapmaktadır. Özellikle orta ve üst düzey yönetici seçme ve yerleştirme ve organizasyonel gelişim konusunda uluslararası ve büyük Türk firmaları ile 16 yıldır işbirliği yapmaktadır.
bir kitap "blink"
Birini ilk kez gördüğümüzde ilk üç saniyede edindiğimiz bir fikir vardır hani ve genelde bu edinilen fikir doğrudur veya çok beğendiğimiz bir araba, bir kıyafeti ilk gördüğümüzde hissettiklerimiz ve bu ilk andaki "blink"in doğruluğu ve farklı insanların farklı sezgilere sahip olmaları ... kitabın adı "Blink" ve bu ilk iki saniye hakkında "Thinking without thinking" diyor.
Yazarı Malcom Gladwell, 1963 İngiltere doğumlu, Jamaika'lı bir anne ile İngiliz bir babanın çocukları.
Kitap hakkında yorumları arka kapaktan maalesef ingilizce olarak aktarıyorum;
An art expert sees a ten-million-dollar sculpture and instantly spots it's a fake.
A marriage analyst knows within ten minutes whether a couple will stay longer.
A fire fighter suddenly senses he has to get out of a blazing building.
This book is all about those moments when we "know" something without knowing why. Here Malcolm Gladwell, one of the world's most original thinkers, explores the phenomenon of "blink", showing a snap judgment can be far more effective than a cautious decision. By trusting your instincts, he reveals, you'll never think about thinking the same way again....
" Trust my snap judgments buy this book : you'll be delighted" The New York Times
Kitabı henüz bitirmedim ama keyfile okuyorum, okumayanlar varsa paylaşmak istedim.
Sevgiler,
Müge
Yazarı Malcom Gladwell, 1963 İngiltere doğumlu, Jamaika'lı bir anne ile İngiliz bir babanın çocukları.
Kitap hakkında yorumları arka kapaktan maalesef ingilizce olarak aktarıyorum;
An art expert sees a ten-million-dollar sculpture and instantly spots it's a fake.
A marriage analyst knows within ten minutes whether a couple will stay longer.
A fire fighter suddenly senses he has to get out of a blazing building.
This book is all about those moments when we "know" something without knowing why. Here Malcolm Gladwell, one of the world's most original thinkers, explores the phenomenon of "blink", showing a snap judgment can be far more effective than a cautious decision. By trusting your instincts, he reveals, you'll never think about thinking the same way again....
" Trust my snap judgments buy this book : you'll be delighted" The New York Times
Kitabı henüz bitirmedim ama keyfile okuyorum, okumayanlar varsa paylaşmak istedim.
Sevgiler,
Müge
Zor İnsalarla Baş Etmenin Yolları - Kitap Özeti
Zor İnsanlarla Baş Etmenin Yolları kitabı Boyner yayınlarından çıkmış çok başarılı bir kitap. Ben ilk bu konularla ilgilenmeye başladığımda katıldığım bir eğitimde eğtimcimiz bu kitabın çok faydalı olduğunu söyleyip ilgimizi çekmişti.
Bende kitabı okudum ve uygulamaya da koydum. Gerçekten çok faydasını gördüğüm zamanlar oldu. Sizin için de bir özetini hazırladım:
http://www.geocities.com/fbanucelik/zorinsanlar.pps
Zor İnsanlarla Baş Etme Yolları
Dr. Rick BRINKMAN & Dr. Rick KIRSCHNER
Boyner Yayınları
Bende kitabı okudum ve uygulamaya da koydum. Gerçekten çok faydasını gördüğüm zamanlar oldu. Sizin için de bir özetini hazırladım:
http://www.geocities.com/fbanucelik/zorinsanlar.pps
Zor İnsanlarla Baş Etme Yolları
Dr. Rick BRINKMAN & Dr. Rick KIRSCHNER
Boyner Yayınları
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




