Araştırma - İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Araştırma - İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

THE 44 MASTER MOVES OF REMARKABLE ENTREPRENEURS


THE 44 MASTER MOVES OF REMARKABLE ENTREPRENEURS 
By Robin Sharma
1. They get that the #1 way to build a global brand is one customer at a time.
2. They obsess around having an impact vs. growing their income (and so their income soars).
3. They listen more than they speak. And they deliver more than they promise.
4. They use their most valuable hours to do their most valuable work (don't check email first thing in the morning).
5. They get that you can't have an A-level company if you hire B-level people.
6. They are deeply aware that jealousy is the tribute mediocrity pays to Mastery. And so they fearlessly pour their Genius into the world.
7. They understand that what the amateur calls genius, the professional calls practice.
8. They are fanatics around building a systems-driven company. Everything has a system built around it. This ensures consistently fantastic results. And allows the entrepreneur to take extraordinary amounts of time off. [I've recorded a powerful training video that will show you how to really grow an ultra-successful company while you live a much better life. It's called "The Napa Valley Adventure". Watch it now: http://bit.ly/napavalleyadventure]
9. They trust their vision when everyone else is doubting their vision.
10. They provoke their teammates to do work they never imagined they could do.
11. They know that good enough just isn't good enough. Outright perfection is their ideal.
12. They have discovered that extra hard work is Success' true best friend.
13. They use flight time to get ahead and review their plans vs. playing Angry Birds and watching bad movies.
14. They get that progress often shows up in failure's clothing.
15. They invest deeply in their education and development knowing that the fastest way to double your net worth is to triple your rate of learning.
16. They focus on value versus cost.
17. They hold themselves to performance + ethical standards higher than anyone could ever expect of them.
18. They make the time to think, plan and prepare - understanding that clarity breeds mastery. And there's no point in brilliantly executing the wrong things.
19. They get that their 3 most valuable assets are their mental focus, physical energy and internal creativity. And so they protect them ferociously.
20. They are "Apple-like" in their willingness to think differently and ensure their products leave customers breathless.
21. They stick to their convictions - especially in the face of criticism.
Click here to read all 44 Master Moves of Remarkable Entrepreneurs:

Ne Hissediyorsunuz?

Gectigimiz hafta NPR radyosunda - ulusal halk radyosu- bir program vardi. Tesadufen denk geldigim..Story - hikaye ismi bu programin. Genelde insanlarin basindan gecen hikayeleri konu aliyor ve bazen cok ilginc olabiliyor. Gecen haftaki yayina bir mimar davetliydi. Kendisi yaklasik 3 yil once bir hastalik dolayisiyla kor olmus ve hala mimarlik yapiyordu. Simdi dedi binalarin akustik dizaynlarina daha cok bakiyorum. Insanlar genelde gorme duyulariyla dunyayi algiliyorlar, belki %80 civarinda duyularimiz bundan ibaret diger %20 si ise dokunma, duyma, tatma, koklama... Tabi gorme duyusunu kaybedince, diger duyularinizi daha cok dinliyorsunuz. Bir nevi islev kazandiriyorsunuz diger duyulariniza dedi... Tabi mimarlik gibi bir meslegi yapmasi daha zor bu sekilde ama azimliydi. Daha da onemlisi mutluydu, hayatla barisik gozukuyordu. Ogluyla nasil beyzbol oynadiklarini anlatti. Tabi topu ogluna o atiyormus, tersi durum daha tehlikeli olurdu.

Konu ilginc. Hislerimize odaklanmamak kismi ozellikle, ve dinlememek. Yolda giderken radyoyu kapattim bir sure sonra ve dinlemeye basladim yolu. Yandan gecen arabanin motor sesinden, arabayi gormeden ne olabilecegini tahmin etmeye calismak veya AC den gelen hafif hava kokusunun degisiminden havasi kirli bir bolgeye girdinizi tahmin etmek. Ufak bir citirtiyi degisik seylere yormak. Yolun kayganligini direksiyondan anlamak ve buzlu olabilecegini dusunmek...Aslinda insanin sinirlarini daha zorluyor ve hayata bakisinizi degistiriyor.

Konuyla ilgili Helen Keller'in hikayesi var. Gorme, isitme duyulari yok. Ayni zamanda konusmayi da bilmiyor cocukken. Tamamen karanlikta. Ilk koleje giden bu ozelliklere sahip Amerikali Keller - sanirim dunyadaki ilk kisidir de. Inanilmasi zor, mucize bir hikayesi var. Elleriyle konusmayi ve dinlemeyi ogreniyor o karanlikta ki, 1.5 yasindayken kor olmus yani hatirlayamacagi bir zamanda bir miktar iletisimi olmus dis dunya ile. Su demeyi ogrenerek basliyor macerasi, onu egitmeye gelen 'mucize' hocasiyla. Universiteyi bitirdigi gibi, Almanca Fransizca gibi dilleri de ogreniyor. Bir aktivist oluyor sonra. Kendisini komunistlikle suclayanlar oluyor. Eski bir filmi var, youtube'te bakip izlemenizi tavsiye ederim. Alabama ceyrekligi uzerinde Helen Keller'in resmi var Amerika'da. Yasamdan pes etmemek, gucluklere ragmen asilmak ve iyi degerlendirmek zamani sanirim Keller'in bize ogrettigi olsa gerek..

Referanslar:
1) http://thestory.org/archive/the_story_120310_fullshow.mp3/view
2) http://tr.wikipedia.org/wiki/Helen_Keller

Madde - Işık Sergisi ve Suyun Gizli Mesajı



Borusan Müzik Evi'nde (İstiklal Caddesi - Taksim - İstanbul) 9.10.2010 tarihine kadar Madde - Işık Sergisi var. Kaçırmamanızı öneririm.

Sergi'nin web sitesinden hakkında minik bir bilgi:
Detay için: http://www.borusanmuzikevi.com

MADDE-IŞIK sergisi, medya sanatında sezgiye, fizikselliğe ve duyulara dayalı, insan vücudunu sanat deneyiminin merkezinde tutan yeni yönelimlere tanıklık ediyor ve elektronik akademizmi kenara itiyor. Yapıtların bazıları madde ve ışığın işbirliğine dayalı deneyimler sunarken, bazıları bu iki öge arasındaki sürtüşmeden doğuyor.Kiminde Madde Işık’a, kiminde Işık Madde’ye dönüşüyor.




Benim dikkatimi çeken yukarda yerleştirdiğim resim oldu. Serginin bu parçasında bir havuz, havuzun içine yerleştirilmiş (ya da altına) bir ses sistemi ve karşıdan duvara su üzerinden yansıtılan ışık. Sesin her değişiminde duvara yansıyan görüntü dalgaları da verilen müziğe göre değişiyordu.

Bu görüntü aklıma "Suyun Gizli Mesajı" kitabını getirdi. Bu kitaptan "What the bleep do we know" filminde de epeyce bahsedilmişti. Kısaca özetlersem Japon bir doktor (tıp doktoru değil...) suya çeşitli kelimeler söyledikten hemen sonra onları hızla donduruyor ve oluşan buzun kristal yapısını inceliyor.



Kitapta da açıkladığı sonuçlara göre "sevgi", "teşekkür", "şükür" gibi kelimelerden sonra su mükemmel bir kristal yapı oluştururken, "nefret", "aptal" vb gibi kelimelerden sonra da bozuk yapılar oluşturuyor.

İlk duyduğumda hiç mantıklı gelmemişti. Bana mantıklı gelmemesinin sebebi ise doğadaki her form mükemmel enerji düzeyinde yapılar oluşturmaya çalışır. Mesela kristaller en mükemmel enerji formudur (yani dengelidir) Su damlacıkları yerçekimsiz ortamda hemen daire formunu oluştururlar. Bunun nedeni enerji yapısını koruyabilmektir.Yani bu suyun kendi seçimine bağlı olmayan bir oluştur şeklinde düşünüyordum.

Gerçi şöyle bir durum da var, ışığın bir parçacık mı yoksa dalga mı olduğu tartışmasından sonra aslında her ikisi birden olduğu ortaya çıkması sonucu gibi bildiğimiz pek çok şeyin sadece kabuller olduğunu görmek insanın pencerelerini açmasına yetiyor diye de düşünüyorum artık. Yani su neden tepki vermesin, tıpkı bu havuzdaki müziğe göre tepki gibi...

Bununla beraber Masaru Emoto'nun kitap yazmasına rağmen sonuçlarını double - blind testlerle bilimsel olarak ispatlamaya yanaşmaması ve kodladığı suları Hado isimli bir şirket üzerinden sattığını duyunca hayal kırıklığı olmadı değil....

Düşünürken Yaptığımız Sistemik Hatalar

Kaynak: İnternet
Genç adam babasına mutluluğun sırrını sorar.

"Pencerenin yanına git, dışarı bak ve bana neler gördüğünü ve gördüklerinin sana ne hissettirdiğini söyle." der babası.

"Sokağı, dolaşan, gülen, tartışan, alışveriş yapan, birbirine sarılan, kavga eden insanları görüyorum. Gördüklerim dışarıda bir yaşam olduğunu düşündürtüyor ve kendimi iyi hissediyorum. " diye cevap verir genç adam.

Babası tekrar sorar:

"Şimdi aynanın karşısına git. Gördüklerini ve hislerini bana söyle."

"Doğal olarak kendimi görüyorum ve sadece kendimi gördüğüm için yalnız hissediyorum. " der genç adam kafası biraz karışmış olarak.

"İki seferde de bir cam parçasına bakıyordun. Bana aradaki farkı söyleyebilir misin?" diye sorar yaşlı adam.

"Birincisinde dışarısını ve insanları görmemi sağlayan temiz bir camdan bakıyordum,

ikincisinde ise kendi görüntümü bana yansıtan arkası sırla kaplı bir camdan bakıyordum."

"İşte evladım, mutluluğun sırrı da burada yatar:

Eğer dışarıdaki insanlar ve kendi arana sırrın girmesine izin verirsen

sadece kendini görürsün."



Hepimizin ruhsal yapısı, genellikle yaşamda karşılaştığımız tüm sorunları çözümleyecek güçtedir.

Bizleri ruhsal açıdan zorlayan ve bazı rahatsızlıklara neden olan etkenler olaylara "bakış açımızda" yatmaktadır.

Yani sorun olayın kendisinde değil, o olayı anlarken (anlamlandırırken) yaptığımız düşünsel hatalardadır.

Bu tip düşünsel hatalar tüm insanlarda görülmektedir.

Ancak, depresyondaki veya diğer ruhsal sıkıntı içindeki kimseler

bu hataları çok sık ve yaygın olarak yapmakta

ve onları değiştirmek ellerinde değilmiş gibi algılamaktadırlar.



Aşağıda bu tip düşünsel hatalara örnekler verilmiştir.



SEÇİCİ ALGILAMA:

Bir durumun seçici olarak belli bir ayrıntısının algılanması, diğer önemli özelliklerin ise göz ardı edilmesidir. Geri plandaki olumsuz anlamlandırma nedeni ile olayların genellikle olumsuz detayları algılanmakta, olumlu detaylar gözden kaçmaktadır.



Örnek:

"Bugün her şey ters gitti. İyi giden hiç bir şey olmadı." (Gün içinde nötr veya olumlu pek çok olaya rağmen bir kaç olay tüm günün içinden seçilmiş ve bunlara göre genel bir değerlendirilme yapılmaktadır. )



"Sinemaya gitme teklifimi kabul etmedi. Benimle beraber olmak istemiyor." (Daha önce pek çok yere beraber gitmelerine rağmen, sadece bir teklifin reddi algılanmakta ve bu istenilmeyen birisi olduğuna ilişkin düşüncelerini pekiştirmektedir. )



"Sınıfta arka sıradaki iki öğrenci dersle ilgilenmedi. Ben başarısız bir öğretmenim. " (Dersle ilgilenen 20 öğrenci yerine sadece iki öğrencinin ilgisizliği algılanmaktadı r.)



AKIL OKUMA:

Karşımızdaki kişinin veya kişilerin zihninden geçenleri tahmin etmeye dayanan bir düşünce hatasıdır.

Eylemlerimiz ve duygularımızı tahmin ettiğimiz bu düşüncelere göre şekillendiririz.



Örnek:

"Bunları onu aşağılamak için söylediğimi düşünüyor."

"Terapistimi sinirlendirdim. Benim basit bir insan olduğumu düşünüyor.

"Söylediklerine kızacağımı bile bile anlattı."



ABARTMA:

Yaşanan olumsuz olaylardan kendisi, çevre ve gelecek ile ilgili abartılı sonuçlar çıkarmaktır. Ufak sorunlar bile tüm geleceğin kötü geçeceğine işaret olarak algılanmaktadı r.



Örnek:

"Gece uyuyamadım. Hastalığım iyice ilerliyor." (Bir gece uyuyamamak hastalığının iyice ilerlediğine işaret olarak algılanmaktadı r.)

"Bu işi başaramadım ve başarısız bir yönetici olduğumu düşünüp beni işten atacaklar."

"Gittikçe kötüleşiyorum ve dibe batacağım."

"Eğer düşündüklerimi söylersem karşımdaki kişi kırılır ve çok öfkelenir."

"Hata yaptığını söylersem mahvolur."

"O kadar saçmaladım ki daha kötüsü olamazdı herhalde."



KÜÇÜMSEME:

Olumlu olayları küçümseme. Kişinin başarıları şans eseri meydana gelmiştir. Kendisinin herhangi bir

etkisi olmamıştır. İnsanlar ona acıdıkları için onunla beraberdirler.



Örnek:

"Sınavdan iyi not almam önemli değil. Bunu herkes yapabilirdi. "

"Beni işte tutmalarının sebebi yaptığım işi beğendikleri için değil, başka kimse bulamadıkları için."

"Sevdiklerim bana acıdıkları için benimle beraberler."



AŞIRI GENELLEME:

Bir tek olaydan genel kurallar çıkartmadır. Genellikle bu tür düşünceler ve ifadeler içinde sık sık "her

şey, hiç bir şey, her zaman, hiç bir zaman, asla, hep gibi tanımlamalar geçer.



Örnek:

"Elime aldığım her şeyi berbat ederim, hiç bir işi doğru dürüst yapamam."

"Kimse bana saygı duymuyor."

"Hiç bir zaman bana 'aferin' denmedi."

"Herkes birbirinin kuyusunu kazıyor."



BİREYSELLEŞTİRME:

Çevrede olan olaylar veya kişilerle ilgili kişisel karşılaştırmalar yapılır veya kişisel bağlantılar kurulur.



Örnek:

"Beni görmeden geçti. Her halde onu kızdıracak bir şey yaptım."

"Düşüncelerini ne kadar kolay ifade edebiliyor. Ben ise sürekli saçmalıyorum."

"İnsanlar ne kadar rahat anlaşıyorlar, gülüyorlar, eğleniyorlar; ben ise aralarına karışamıyorum."



HEP YA DA HİÇ TARZI DÜŞÜNME

Olaylar, siyah- beyaz, iyi-kötü gibi iki uçta algılanır.



Örnek:

"Bir işi mükemmel yapamayacaksam hiç başlamam daha iyi."

"Bir hata yaptıysan bu iyi bir kariyer yapamayacaksı n demektir.."

"Bana âşık olmadığını söyledi. Beni önemsemiyor. Onun için bir hiçim."



KONTROL YANILSAMASI / AŞIRI SORUMLULUK

Kişi kendisini çevresindekilerin acılarından veya mutluluğundan sorumlu olduğunu hisseder.



Örnek:

"Hastamın iyileşmemesi benim suçumdu."

"Kardeşimin başına gelenlerden ben sorumluyum."

"Bayramda akrabalarımla bir araya geldiğimizde herkesin canı sıkıldı. Onları eğlendirmem gerekirdi. Benim yüzümden sıkıldılar"

"Televizyonun sesi çok açık, komşular rahatsız olabilirler. Sesi kapattırmam lazım. ( Kişi o sırada bir yılbaşı partisinde ve arkadaşının evindedir.)"



KEYFİ ÇIKARSAMA

Kanıt olmadan ya da aksi kanıt olduğu halde bazı sonuçlara ulaşma.



Örnek:

"Yetiştiremeyeceğimi bildiği halde beni zorlamak için böyle yapıyor."

"Beni basit bir kadın olarak gördüğü için benimle beraber olmak istemiyor."

"Duygularımı açıkça söylersem insanları kaybederim."

"Kadınlar sadece yakışıklı ve esprili buldukları erkekleri severler."



ETİKETLEME

Kişinin kendisini veya karşısındaki kişiyi bir davranışına dayanarak tutumu hakkında bir genelleme yapmak.



Örnek:

"Bana maaşımı geç ödedi. Cimri ve hep kendini düşünen bir insan."

"Anneme yardım edebilirdim. Ben bencil bir insanım."



DUYGUSAL KARAR VERME

Duygusal karar verme kişinin olay veya insanlar hakkında hissettiklerinin doğru olacağına inancından doğan düşüncelerdir.

Örnek:

"Bir insanı ilk görüşte onun iyi ya da kötü olup olmadığını hissedebilirim. "

"İnsanların onlar için kötü düşündüğümü anlıyorlar olabilirler( akıl okuma). İçimde bir suçluluk hissediyorum, dolayısıyla anlamış olmalılar.

Blog duyurusu...

Gezerken buldum bu blog'u güzel yazılar ve başarı örnekleri var. Değerlendirmek için:

http://www.globalyenilik.blogspot.com/

Ya geleceğimiz çocuklar değil de sizseniz?

Bugünkü Radikal.com.tr'da güzel bir yazı dikkatimi çekti. Yazının tamamı daha da güzel, ben sadece bir parçasını aldım.

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspxaType=RadikalEklerDetay&ArticleID=987740&Date=29.03.2010&CategoryID=41


1 Mart’ta The New York Times’de yayımlanan ‘Kültür insan evrimini tamamlayan bir güç olarak ortaya çıktı’ başlıklı yazı, kıtlık, hastalık ya da iklim gibi faktörlerle şekillenen doğal seleksiyona bir madde daha eklenebileceği üzerineydi. Yani ‘kültür’ olarak özetlenebilecek, insanın sonradan öğrendikleri de kendi evrimini şekillendirmesine yardım ediyordu. Nicholas Wade’in kaleme aldığı yazıda verilen laktoz toleransının doğru örnek olup olmadığı eleştirilse yahut bunun zaten antropologlar tarafından uzun süredir dile getirilen bir hakikat olduğunun altı çizilse de, fikir çoğunluk tarafından çarpıcı ve yeni bulundu.


19 Mart’ta Guardian gazetesinin g2 ekinde yer alan Oliver Burkeman imzalı olanı ise Darwin’in teorisini kaldığı yerden sürdüren, şimdiye kadar bilinenleri elden geçiren bir makaleydi. Evrimsel psikoloji mıntıkasındaki milliyetçilik yahut kadına karşı şiddet genlerinin aktarımı üzerine ve bu tür temayülleri ‘doğallaştırıcı’ yanıyla hayli tartışmalı olan kısmı başka bir yazıya bırakıp lafa girdiğimiz yerle alakalı tezle devam edelim.

Çevresel koşulların genler üzerindeki etkisi bilinirken, şimdiye dek dile getirilen, hep bu genlerin değişmeden bir sonraki kuşağa, sonrakine, ondan sonrakine aktarıldığıydı. İşte tam da burada, bilim yazarı David Shenk’in görüşlerine yer verilerek soruluyor: Ya hayat tarzınızı da çocuğunuza aktarıyorsanız? Sözün uzadığı ve tabii ki tezin şehvetiyle dallanıp budaklandığı yerde, maruz kaldığınız stres oranından yediğiniz içtiğiniz her şeyin toplamıyla, torununuzun yaşam süresine etki edebilme ihtimaline kadar geliniyor. Klişeleşen tabirdir ya, çocuklar geleceğimizdir, yani belki de gelecek sizsiniz demeye geliyor.

Bu bağlamda bir de 28 Şubat’ta The New York Times Magazine’de yer alan Jonah Lehrer imzalı yazının temel sorusunu anmak lazım: Kendimizi üzgün hissetmenin evrimsel bir gayesi olabilir mi?

Bir cenah, modern zamanlarda adı ‘depresyon’ olarak konarak, nasıl ele alınacağını da fikren ipotek altına alan anlayışın insan evrimini gerilettiği görüşünde. Stres ve travmalara karşı verilen mücadelenin bilhassa ilaç kullanımıyla geçici bir süre durdurulması ama aslında sorunun kendisinin çözülmeden olduğu yerde kalması, hem o acıyı çeken insan hem de genel manada insanlık için geriye düşürücü bir adım sayılıyordu. Bu dertten uzun süreli mustarip olanların ıstırabını aşağılamak gibi bir dert yok, bilakis yazı melankoliden depresyona geçişin mutlu olma halini sektörleştirmesinden dem vuruyor. Önerilen tedaviyse antidepresansız bir terapi süreci...

Evrim magazini

İster depresyon deyin, ister kesif mutsuzluk hali, bunda kıymet verilen ve istikbal için faydalı bulunan yan ise çok çeşitli deneylerde ispatlandığı üzere, zihni faaliyetlerin bu ‘negatif’ dönemlerde artması. Hatta sürekli aynı derde/ travmaya odaklanarak düşünmenin, acı verici ama meseleyi daha basit lokmalara bölerek yutmayı kolaylaştırıcı yanından söz ediliyor. ‘Depresif realizm’ tamlaması, mutsuzluk halinde hakikati kavrama yeteneğinin artışı için kullanılıyor. Bir de tabii yaratıcılığı coşturma faktörü var zikredilen. Toplamında acısına değer bir ilerleme mevzubahis.

Belki melankolinin açtığı zihnimin bir oyunu, bunları okuduktan sonra aklıma kimi sorular yığıldı. Bilim insanlarının bu tür spekülasyonlardan pek hazzetmeyişini göze alarak, kanıtlanmamış dahi olsa bu tezlerin peşinde, bu topraklara, bu zamanlara özgü hayat tarzının evrim sürecimize tesirine dair soruları sıralayalım. ‘Deneysel evrim’ zaten var olan ciddi bir müessese, varsın evrim magazini olsun bizimkinin adı. Lüzumsuz fikir jimnastiğinin de ‘İşleyen demir ışıldar’ etkisi sürece katkıda bulunur bir ihtimal... İster 20 sene sonra, ister 2 milyon yıl...



Kaynak: Radikal  Gazetesi
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspxaType=RadikalEklerDetay&ArticleID=987740&Date=29.03.2010&CategoryID=41

Site tanıtımı: Kariyer Yolculuğu

Uzun zamandır böylesine anlamlı bir site ile karşılaşmadım. Kariyer yolculuğu hakkında aklınıza gelen, kafanıza takılan, kendinizi hırpaladığınız soruların cevabı bu sitede. En azından ben öyle gördüm....

http://kariyeryolculugu.com/blog

Aslında konu olarak benzer bir blog, ama uspayında rekabet gibi derdimiz de yok :)

Keyfini çıkarın

Hellen Keller


Not: Bu yazıyı üye olduğum mail gruplarından gelen bir mail içinden alıntı yaptım. Yazarı benimle iletişim kurarsa adını eklemekten mutluluk duyarım. Resim google resimlerinden bulunmuştur.


Görmüyordu, Duymuyordu Ama İnsanlığın Işığı Oldu
Renklerden ve seslerden mahrum Bir Çocuk..

Tüm insanlık için insan beyninin ne büyük mucizeler yarattığının canlı örneğiydi. Helen Keller 27 Haziran 1880 de dünyaya geldi. Ancak henüz 19 aylıkken geçirdiği birkaç gün süren yüksek ateşli bir hastalık sonucunda görme, işitme ve konuşma yeteneklerini kaybetti. İnsanı adeta bir kara kuyuya hapseden bu rahatsızlık dış dünyayla bağlantısını kopardı.

Bir buçuk yaşını henüz doldurmuşken böyle bir güçlükle karşılaşan küçük kızın konuşmayı öğrenmesi elbette çok zordu. Birtakım hırıltılar çıkarıyordu sadece. Durup dururken öfke nöbetlerine giriyor, tabakları kırıp döküyor ve odada kendisiyle birlikte olanlara saldırmaya başlıyordu. Birkaç doktor kendisine zihinsel olarak hasta teşhisi koydu. Ömür boyu bir akıl hastanesinde kalması öneriliyordu Helen’in. Ailesi ise kızlarının zihinsel olarak hasta olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi.

Küçük kız beş yaşından sonra kendisinin diğer insanlardan farklı olduğunu anlamaya başladı.. Düşünebildiği, hissedebildiği halde görememek, duyamamak ve konuşamamak onu çileden çıkarıyor, kendisine dayanılmaz acılar veriyordu. Sağı solu tekmeliyor, çığlık atıyor, kendisine yaklaşanları ısırıyordu.

Öğretmeniyle yeniden doğdu..

3 Mart 1887 de küçük kız yeniden doğdu adeta. Artık yedi yaşındaydı. Ailesi Helen’e özel öğretmenlik yapması için genç bir bayan eğitmen tuttu. Anne Sullivan. Anne Sullivan anne ve babasını kaybetmiş ve kimsesizler yurdunda büyümüştü. Beş yaşında görme yetisini büyük ölçüde yitirmişti; ancak daha sonra geçirdiği iki operasyon sonucu normal baskıda hazırlanmış bir kitabı okuyabilecek kadar görebiliyordu.

Anne Sullivan Helen’le iletişim kurabilmek için ona parmaklarla yazmayı öğreterek başladı işe. Helen için bir oyuncak getirmişti yanında. Bu hediye oyuncağı işaret etmek için oyuncak anlamına gelen “doll” sözcüğünü Helen’in avucuna parmaklarıyla yazdı. Helen avuçlarının içinde öğretmeninin parmaklarını hissedebiliyor, parmaklarıyla yazdıklarını tekrar edebiliyor ama yazdıklarının ne anlama geldiğini anlayamıyordu henüz.

Bir gün Helen’in elini akan musluğun altına tuttuğu bir anda öğretmeni Anne Sullivan da diğer eline “su” sözcüğünün harflerini yazdı. İşte bu andan sonra müthiş bir gelişme başladı. Helen bir elinde hissettiği serin suyla diğer elinde hissettiği parmakların yazdığı “su” sözcüğünü ilişkilendirebilmişti. Bundan sonra müthiş bir gelişme başladı. Ansızın ortaya çıkan bu kıvılcımla dünyanın kapıları küçük kıza ardına kadar açıldı. Hocasından eline geçirdiği her şeyi kendisine hecelemesini istiyordu. Artık sözcükleri ve yazılımlarını büyük bir hız ve hevesle öğrenebiliyordu.

Helen Keller 1888’de Körler Enstitüsüne başvurdu. 1890’da konuşmayı öğrendi ve 1894 yılında New York’taki körler okuluna gitti. Redcliffe Kolejine başladığında Almanca ve Latince biliyordu. Daha sonra Fransızca ve Rusça öğrendi. Artık spor yapabiliyor, ata binebiliyor ve kağıt oyunlarını başarıyla oynuyordu.

Pedagoji eğitimi aldı ve 1904 yılında 24 yaşına geldiğinde o artık üniversiteden mezun ilk sağır ve kör kişiydi. Mücadelesini “Her şey su ile Başladı” isimli kitabında anlattı.
Parmak uçlarıyla Tanıdığı Yaşamı Bizden Daha İyi Tanıdı

H. Keller ışık ve sesten mahrum bir duyu hayatına sahipti; ama diğer algıları öyle güçlüydü ki karşısındaki insanın kişiliğini bile tartabilirdi. Kendisine gece ve gündüzü nasıl ayırt ettiği sorulduğunda şöyle cevap vermişti: gündüz hava ve kokular daha hafiftir.

Mark Twain 19. yy. ın iki büyük kişisinden biri olarak tanımladığı Keller’in örnek yaşamı 1968’de sona erdi. Helen Keller hayatı parmak uçlarıyla tanımıştı; ama eminiz ki hayat hakkında bizden çok daha fazla şey biliyordu.

Eğer sonuna dek okudu iseniz güzel bir hikaye değilmi?

"Tecrübe okulunda okumanın bedeli yüksektir"

Sinir Sistemi

Beyin tüm bedenin işlevlerini yöneten sanki bir kontrol kulesidir. Bedenin ihtiyaçları ve bu ihtiyaçları karşılayacak çevredeki kaynakları hemen bulmak zorundadır.

Bedenin ihtiyaçlarını anlamak ve onların giderilip giderilmediğini hızlı bir şekilde kavramak için haberleşmeye ihtiyaç duyar. İşte sinirler bunun içindir. Beyin ve omurga ve sinirler sinir sistemini oluştururlar.

Kontrol merkezlerini bilgi kanallarından ayırt etmek için sinir sistemi iki alt sisteme bölünür:
  • Merkezi sinir sistemi
  • Periferal (çevresel) sinir sistemi



Merkezi sinir sistemi beyin ve onun doğal uzantısı olan omurgadan oluşur. Kafatası ve omurlar bu merkezi sistemin koruyucularıdır.

Periferal sinir sistemi bilgiyi alıp bir diğerine ileten sinirlerden oluşur. Bu yüz sinirleri kafatasında başlar ve biterler. Diğerleri beyine omurga vasıtası ile ulaşırlar. Periferal sinir sistemindeki sinirler iki kategoriye ayrılabilir:

  • Somatik sinir sistemi
  • Otonom sinir sistemi

Somatik sinir sistemindeki sinirler organizmanın dış dünya ile kurduğu ilişkiye katılırlar. Bedenin sayısız sensörlerinden aldıkları bilgiyi doğrudan beyine gönderirler. Bu sinirler aynı zamanda çevremizdeki hareketlere ve uyarıcı şeylere tepki vermemizi sağlar.


Hypothalamus tarafından kontrol edilen Otonom sinir sistemindeki sinirler de hayati bir takım iç fonksiyonların düzenlenmesinde etkilidir. İç denge, sindirim, kan akışı, solunum, salgılama ve hormonların salgılanmasında etkilidirler. Otonom sinir sistemi de iki bölümde incelenir:

  • Sempatetik sinir sitemi
  • Parasempatetik sinir

Her iki sinir sistemi kendine ait anatomik lokasyonu vardır ve ganglia adı verilen nöronlar ile yönettikleri organlar ile konuşurlar.

Sempatetik sinir sistemi organizmayı fiziksel ya da mental bir aktiviteye hazırlamak için harekete geçer. Bedenimiz ne zaman büyük bir stresle karşılaşsa sempatik sinir sistemi kaç veya savaş cevabını yönetir. Bronşları ve gözbebeklerini genişletir, kalp atışını ve solunum hızını arttırır ve terlemeyi ve büyük tansiyonu yükseltir. Öte yandan sinirim aktivitesini düşürür. İki nörotransmiter bu sistem ile doğrudan bağlantılıdır: adrenalin (epinefrin) ve norepinefrin.

Parasempatetik sinir sisteminin aktivasyonu beden fonksiyonlarında enerjiyi korumak için genel bir düşüşe neden olur. Sempatetik sinir sistemi ile her ne büyüyor, artıyor veya hızlanıyorsa, parasempatetik sinir sistemi le küçülür, azalır ve yavaşlar. Bu sinir sisteminin arttırdığı tek şey sindirim ve cinsel iştah fonksiyonlarıdır. Tek bir nörotransmiter bu sistem ile doğrudan bağlantılıdır: Asetilkolin {Aseltilkotin kasları tetikleyen ve belirli hormonların uyarılmasını sağlayan genişce dağılmış bir stimülatör nörotransmiterdir. Merkezi sinir sisteminde uyanıklık, dikkatlilik, sinir, kızgınlık, cinsellik ve susama gibi işlevler ile görevlidir.}



Medya dijital olma yolunda ilerliyor

Deloitte teknoloji ve medya sektörlerine yönelik gelecek ile ilgili “digital turn on” raporu çok çarpıcı bilgiler sunuyor. Üstelik bugün medya devlerini incelediğimizde de bu tahminin doğru olduğunu görüyoruz. İnternette telekom haber sitelerine düşen bilgiler ve rapordan okuduklarım kadarıyla medyanın dijitalleşmesi ile ilgili bir özet olarak alabilirsiniz bu çalışmayı.

Medya dünyası dijital olma yolunda ilerliyor. Önümüzde ki 2012 olimpiyatları beklide bunu en etkin şekilde gözlemleyebileceğimiz ve medya, teknoloji ve Telekom şirketlerine kerte teşkil eden organizasyon olacak. Digital dünyaya doğru olan bu gidiş dikey entegrasyonları daha bulanık hale getirerek bir şirket olma yolunda ilerlemelerine sebep olabilir. Bugün mevcut olan film stüdyoları, televizyon networkleri gibi kavramlar yok olarak yerlerini içerik yaratıcılar ya da içerik toplayıcılar şeklinde organize olmuş yeni şirketlere bırakabilir. O yüzden Telekom, medya, teknoloji şirketleri bugünün dünyasında geçerli olabilecek fakat yarın için yatırıma hazır esneklikte olacak iş modelleri oluşturmak zorunda.

Kullanıcı artık hiç olmadığı kadar içerik tüketimine hakim ve artık sadece tüketici olmakla yetinmiyor içerik oluşturma aşamasında da aktif rol alıyor.

Günümüz medya pazarında ki karakteristik özelliklerin nasıl değişeceğine gelirsek bugün her alan için bezirgânbaşı konumundaki platform sağlayıcıları çoklu ulaşımın olabileceği IP ağlarına doğru evrilcek. İçerik oluşturmada azalan bariyerler daha da kalkarak içerik oluşturmanın, üretmenin, yönetmenin daha kolay olduğu bir yapı meydana getirecek. Ayrıca günümüzde kanal bağımlı olan cihazlar birçok kanalda kullanılabilecek cihazlara dönüşecek.

Ayrıca içerik sağlayıcılar içinde benzer bir değişim söz konusu. Şu anda kitle için hazırlanan ve hazır tek taraflı arz şeklinde sunulan içerikler (TV ve gazeteler en bariz örnekleri) daha niş ve özelleştirilmiş olarak hem talep hem arz hem de interaktif olarak sunulacak. Medyanın digital değişiminde en büyük payı bugünün teknoloji kullanımına yatkın gençlerinin ilerinin kitle marketi olması sağlayacaktır. Şimdiye kadar ulaşılabilirlik, fiyat ve sağladığı etki arasında yapılması gereken tercihler digital ortamın daha da hayatımıza girmesi ve yeni müşteri kitlesinin talepleri doğrultusunda gittikçe ortadan kalkacak gibi gözüküyor. Bir konseri TVden izlemek size daha ucuza mal olur fakat konsere giderek yaşadığınız tecrübenin size bıraktığı etkinin çok gerisinde kalır. En yaygın medya tüketim araçlarından biri olan gazetelerin büyük bir kitleye ulaşması hem ucuz olması hem de kolay ulaşılabilir olmasına bağlıdır. Fakat bize ulaştırabildikleri sadece yazılar ve resimleri ile sınırlı kalmaktadır. Yazılı basın da bile digital ortama bir uyum gerçekleşmeye başlamıştır. Mobil haber paketleri, internet sitelerinde yer alan multimedia içerikler ve hatta okuyucu haberleri bu gidişatın göstergeleri gibi.
Tüketiciler medya içeriklerinde daha çok kontrol sahibi olmaya başladıklarında Deloitte’un raporu şu 3 noktaya vurgu yapıyor
• İçerik talep ve arzının çoğalması ve çeşitlenmesi
• Müşterilerim özel ihtiyaçlarına göre kişiselleştirilmiş içeriklerin sunulması
• Medya şirketlerinin içerikleri sunmak için yeni yollar bulması ve müşterinin ulaşabilme sınırlarını genişletecek yeni ortaklıklar oluşturması

Şirketlerin Yeni yerlerini bulması

Digital dünyada şirketler duracakları yerleri de mevcut konumlarını gözden geçirerek belirlemeye çalışıyorlar, en azından çalışmalılar. İçeriklerin müşteriye ulaştırıldığı bu değerler zincirinde şirketler hissedarlarına en çok parayı kazandıracak, kendi tecrübelerini kullanarak müşteri beklentilerini karşılayabilecekleri optimum yeri bulacaklardır.

Genelde zincirin içerik yaratma kısmında yer alan medya şirketleri son kullanıcıya ulaşmanın farklı yollarını arayarak daha fazla içerik satma peşindeler. Tabii bunun için müşteriden gelen talebe göre içerik, kişiselleştirilmiş sunulan içerik ve kendi içeriğini yaratma gibi talepleri karşılayabilmeleri gerekli.

Genelde bu değer zincirinin iletişim tarafında kalan telekomünikasyon şirketleri de digital değişim için asıl yatırımı yapan kesim oluyor. Büyük finansal yatırımlarla alt yapıları hazırlayan bu şirketlerde bu büyük yatırımlarına rağmen yine de kendilerini analiz ederek doğru konumlandırmalılar.

Gelecekteki değer zinciri de yine ikiye ayrılabilir. Şirketler içeriği kullanıcıya ulaştırabilmelerine, içerik yaratma zinciri, ve kullanıcının istediği içeriği alabilmesini ve interaktif olabilmesini, erişim zinciri, sağladıkları ölçüde değer kazanacaklar. Bu da gelecekte teknoloji, medya ve telekomünikasyon şirketlerinin daha bir iç içe girmesini getirecektir.
İçerik yaratma zincirinde yeni alt sektörlerde çıkacaktır. İçerik yaratma zincirindeki kategorilere bakarsak, en temel şirketler içerik sağlayıcılar olacaktır. Digital ortam içerik yaratmayı daha demokratik bir hale getirdi. Reklamlar artık içeriklere bir çok farklı yöntem ile konulabiliyor. İçerik sağlayıcılar birçok yeni ürün ve dağıtım kanalı düşünmeli.
Bunun yanında toplayıcılar tarzı bir iş kolu da çıkacaktır. İçeriklerin telif hakları meselelerini, saklanmasını, güvenliği ve sekronize olmasını kontrol eden içerik ticaretini yapan şirketler olacaktır. İçeriklerin toplanmasından çok kullanıcıları toplayanlar daha güçlü olacaklardır bu durumda. Toplayıcılardan giden içerikler yüksek kalite arayan müşteriler için birde içerik paketleyiciler diyebileceğimiz şirketlerin kalite filtresinden ve bir çok platformda dağıtılabilmesi için gerekli işlemlerinden geçecek.
Daha sonra ise diğer zincire geçişi sağlayacak ara noktaya geliyoruz. İçerik dağıtıcılar. İçeriğin kullanıcıya ulaşmasını sağlayan ara şirketler. Google bu tarz bir şirkete örnek olabilir. Artık erişim zincirindeyiz ve hemen karşımıza platform sağlayıcılar çıkıyor. Turkcell, AOL gibi örnekler platform sağlayıcılarıdır. Bu şirketlerin mevcutta sahip oldukları büyük güç olan kullanıcı bilgilerini ve mevcutta yapabilecekleri nokta atışı pazarlamayı iyi değerlendirmeliler. İçeriğe ulaşmak için sonraki aşama kullandığımız terminal olacaktır. Pil ömrü ve artan hafıza kapasiteleri ile her an her yerden platform bağımsız ulaşım sağlayan cihazlar gelecekte ceplerimizde yer alacak. Son nokta olarak da reklamcılar yer alıyor diyebiliriz. Reklâmcıların özellikle yeni platformlar kullanarak, sponsorluklar ve yeni iş modelleri ile kendilerini artık farklılaştırmaları gerek. Müşteri bilgileri yeni servilerde bunlar da anahtar rol oynuyor.

Şirketlerin IT altyapılarını, insan kaynaklarını ve organizasyonel yapılarını yeni medya ortamına göre değiştirmesi gerekecektir.
Müşteri bilgi ve izleyici ölçümleri, entegre faturalama sistemleri, entelektüel varlıklar ve telif hakları koruma yönetme sistemleri, müşteri yönetimi araçları, finansal raporlamalar ve ciro belirlenmesi gibi gereçler IT altyapısı için önemli konular olacaktır.
Çoğu şirket organizasyonu içerisinde digital içerikleri oluşturacak ve dağıtımını sağlayacak bir grup şimdiden kurmuş bulunuyor. İleride bütün içerik oluşturma ve dağıtımı tek bir koldan yapılabilecek ve farklı platformlardan çok farklı içerikler sunan çok az niş bir grup kalacak. Buna göre insan kaynakları yönetimi de değişmeli ve ödüllendirme, performans ve görev tanımları buna göre belirlenmelidir. Çeşitli platformlar arası çalışmayı ve innovasyonu destekleyecek yukarıdan aşağıya doğru ilerleyecek bir kültür oluşturulmalıdır.

Dünyada Teknoloji, Telekomunikasyon ve Medya devleri
Itunes
Itunes, içeirk satışı denilince akla ilk gelen isim zaten. 5 milyonuncu şarkı satışlarına haziran 2007 gibi çoktan ulaşmışlardı bile. Satılan şarkıların %46’si albüm olarak satılmış ve kütüphanelerinde bulunan şarkıların %80’i en az bir kez satılmış açıklanan istatistiklere göre.

Ayrıca önemli bir konu olarak itunes, DRM korumasız müzik satışı konusunda EMI-electric and Music Industries- ile şarkı başına 1.29 dolara anlaştı.

MSN

MSN music store, Windows Media Player 10 ile birlikte lanse versiyonunu lanse etti. Fiyatlar yine 99cent ortalamasında. Gerçi Apple analistçileri bunu MS’in sadece teknolojisini güncel tutmak için yaptığını, muzik piyasası gibi bir derdi olmadığını söylüyorlar. Yani MS’in muzik satışları ile pastadan para kapmak gibi bir derdi olmadığı düşünülüyor.

HULU: NBC Universal and News Corporation ( Şirketin CEO’su Rubert Murdoch ismini hepimiz duymuşuzdur sanırım, dünyanın en büyük medya holdingi) ortak kuruluşu, yakında deneme yayınlarına başlayacak. Video üzerine kurulu, youtube’u tam rakip olarak görmüyorlar çünkü profesyonel içeriğe yönelik. Şimdilik $100 milyonluk bir yatırım gerçekleşmiş durumda.

Nokia - Ovi
Nokia, müzik, oyun, resim, video servislerini Ovi adlı internet sitesinde topladı. 1 Euro'ya şarkı, 10 Euro'ya albüm satışı yapacak.
Türkiye'de servisin oyunla başlaması bekleniyor. Müzik ve diğer servisler ise 2008'in ikinci yarısında eklenecek.

Nokia Cep Telefonu Bölümü Başkanı Kai Öistamö: "İndirilebilir müzik pazarı 5.5 milyar Euro. Bu pazarda biz de varız. Şu an da pazarda olan firmadan daha fazla müzik içeriğiyle pazara gireceğiz. Sayılarımız milyonlarla ölçülemeyecek. İnsanlar telefonlarının müziksiz olmayacağını söylüyor ama biz artık müzik telefonu düşünüyoruz"

Google + Universal
Universal muzik DRM korumasız müzik satışlarını 21 Ağustos 2007 - 31Ocak 2008 tarihleri arasında deneyecek. Amazon.com, Wal-Mart, Best Buy ve RealNetworks'ün müzik satış sitesi Rhapsody üzerinden müzik satacak. Hatta şu anda amazon.com üzerinden satışlar başlamış durumda. Ayrıca Universial’in planlarında, Google aramalarında çıkan şarkıları da Google Checkout ödeme sistemi üzerinden ücreti ödenerek satmakta var.

Türkiye'nin düzenli büyümesi

Türkiye ekonomisinin büyümesi ile ilgili McKinsey'nin yayınladığı 2003 tarihli bir makaleyi paylaşmak istedim. Yayın tarihi 2003 olması sizi soğutmasın genel olarak soruna baktığı için halen geçerli ve güncel bir bakış açısı kaandırıyor ve değerli bilgiler içeriyor.

Makalede öncelikle Türkiye'nin verimlilik oranın olabileceğinin yarısı olduğundan bahsedilmiş. Türkiyede makalenin yazıldığı tarih verilerine göre %40 olan verimliliğin %70lere kadar çıkabileceği öngörülüyor Amerika baz alınarak yapılan kıyaslamalarda.

Türkiye 2015'e kadar verimlilik potansyeline ulaşırsa yıllık %8.5lik bir büyüme gerçekleştirebilir. Türkiyenin verimliliğini kötü etkileyen 3 ana etken var. Birincisi büyük bir informal ekonominin olması. ikincisi tahmin edebileceğiniz gibi makroekonomik ve siyasal istikrarsızlık ve 3.sü devletin halen bazı sektorlerde hakim oyuncu olması.

Türkiyede ekonominin iki rayı var diyebiliriz. Birinci yolda büyük şirketler diyeceğimiz sermayeleri yeterli, verimlilik için para yatırabilecek şirketler var. Fakat bunlarda da verimlilik açısından sorun olabilecek konular öncelikle iş akışlarının düzgün olmaması ve zayıf organizasyon. İkinci olarak da devletin sahip olduğu tekel konumundaki şirketler var büyük şirketler dediğimiz grubun verimliliğini düşüren. Raporda elektrik sektöründeki çalışanların neredeyse yarısının fazladan istihdam edilmiş kişiler olduğu örneği de verilmiş.

Türkiyede informal ekonominin olması da verimliliği düşüren çok önemli bir etken. Küçük şirketlerde verimlilik düşük fakat maaştan, vergiden kaçırma yolu ile sağladıkları rekabet avantajları var.
Perakende hızlı tüketim sektöründe devlet alabileceği verginin sadece %64ünü alabiliyormuş raporun yayınlandığı tarihteki verilere göre. Bu oranın %90'a çıkması durumunda vergilerde %18den %13'e kadar düşürülebilir.
Bunun bir örneği olarak "bakkalım" projesinin başarısızlığı düşünülebilir. Çeşitli yerlerdeki bakkallar bir isim ile toplanarak satın alma güçlerini büyütülecek böylece daha ucuza aldıkları ürünleri daha iyi bir karla satabileceklerdi. Fakat bakkalların verigiden ve işçi maaşlarından sağladıkları avantajı kayıt altına girdiklerinde kazandıkları fiyat avantajı pek karşılamadı ki bakkalım projesi sonlandırıldı.

Verimlilik düşüşünün yarısını oluşturan asıl sorun ise makroekonomik ve siyasal istikrarsızlık.
siyasal istikrarsızlık yüksek enflasyon ve faiz getiriyor. Bu da şirketlerin iş sistemlerini geliştirmeleri için para yatırmalarını engelliyor çünkü mevcutta faizden daha çok kazanabiliyorlar. 2001 yılında açıklanan sonuçlarda operasyondan hiç kar etmeyen bir pekandecinin operasyon dışı gelir rakamı 10 milyon dolar civarıydı. Ayrıca yüksek faiz borçlanmayıda daha maliyetli hale getiriyor.

Bir notta kablosuz iletişim sektoru için. Amerikada %66larda olan sektor verimliliği türkiyede %59a düşüyor. Bununda en önemli sebebi iç roaming anlaşmalarının yapılmayarak her operatorun her yere baz istasyonu kurmasının gerekmesi.